Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek özellikle her iki ebeveyn birden çalışıyorsa çok daha önemli bir ihtiyaç haline geliyor. Çalışan ebeveyn olmak günümüzde hem anneleri hem de babaları içine alan bir rol. Özellikle büyük şehirlerde her iki ebeveynin de çalışması gerekiyor. Çocuklara daha nitelikli bir gelecek sunabilmek için anneler de babalar da iş hayatında varlık sürdürüyor.

Kadınlar doğum sonrası kısa sürece işe geri dönmek durumunda kalıyor. İş hayatına ara vermek özellikle rekabetin yoğun olduğu popüler sektörlerde işe geri dönüş şansını zorlaştırıyor. Dolayısıyla çocuk sahibi olmakla ebeveynler hem anne, baba hem iş insanı hem eş hem de birey olarak rollerini devam ettiriyor.

Bu kadar fazla ana rolü bir arada üstlenmek ve her rolü layığıyla yapmayı istemek bireyin stres yaşamasına ve yetersizlik hissetmesine neden olabiliyor. Zaman yönetimi ve stresle başa çıkmak zorlaşabiliyor. Çoğunlukla da çalışan ebeveyn çocuğunu ihmal ettiğini, onunla geçirebileceği zamandan çaldığını düşünerek suçluluk duyuyor.

Suçluluk duygusu ise bireyin rolleri arasındaki adil ve yeterli dağılımı yapıp dengeyi bulmasını zorlaştırıyor. Çocuğuna daha fazla zaman ayırmak için ebeveyn mesleki rolünü, eş rolünü veya bireysel ihtiyaçlarını ihmal edebiliyor. Bu da kişinin yaşam doyumunu, motivasyonunu olumsuz etkileyebiliyor.

Çocuklarla Kaliteli Zaman Geçirmek Neden Önemli?

Aslında yapılan çalışmalar çalışan ebeveyn olmanın çocuğun gelişimine zararı olmadığını destekliyor. Çalışan ebeveynlerin çocukları duygusal, fiziksel, bilişsel ve sosyal açıdan gelişimsel bir sorun yaşamıyor. Ancak ebeveynin kendi değerlendirmesi ve büyük ölçüde toplumun da baskısı yetersizlik ve suçluluk duygularını tetikliyor. Bir ebeveyn çalışsın ya da çalışmasın çocuğun ebeveyninden beklentisi hiç değişmiyor.

Çocuk için önemli olan ebeveyniyle uzun süre vakit geçirmesi değil kaliteli vakit geçirmesi oluyor. Ebeveynler çoğunlukla tüm gün ayrı kalmanın üzüntüsü ile iş sonrası vakitlerini tamamen çocuğa ayırıyor. Ancak iş sonrası evde bekleyen başka sorumluluklar da oluyor. Ya da bütün bir günün yorgunluğu ile yetişkinin dinlenme ihtiyacı da açığa çıkıyor. Dolayısıyla ebeveyn sorumlulukları, duyguları ve ihtiyaçları arasında sıkışıp kalıyor.

Ebeveyn fiziken çocuğa vakit ayırmaya çalışırken zihnen diğer işleri nasıl organize edeceğini düşünebiliyor. Ebeveynin yaşadığı bu karmaşa çocuk tarafından hemen algılanıyor. Dolayısıyla ebeveynle çocuk bir arada ama yetersiz ve kalitesiz zaman geçiriyor. Çocuklar için de durum çok farklı değil. Bütün bir gün anne babasının özlemini duyan ve işten dönüşlerini dört gözle bekleyen çocuk umduğunu bulamıyor.

Çocuk ebeveyniyle kaliteli zaman geçirmek istiyor. Birlikte sohbet ederken, oyun oynarken kendisi kadar ebeveyninin de keyif almasını arzu ediyor. Anda kalmakta zorlanan, zihni yarının işleriyle veya günün yorgunluğu ve stresiyle dolu olan ebeveyn oyundan çocuğun beklediği hazzı alamıyor. Dolayısıyla ebeveyn çocuğuna bütün bir akşamını da ayırsa bu çocuklarla kaliteli zaman geçirmek olmuyor.

Çocuk ebeveyninin sesinden, beden dilinden, sözsüz mesajlarından “şimdi ve burada seninleyim”, “birlikte zaman geçirmek benim için de çok keyifli” hissini alamıyor. Burada da karşımıza önemli bir ihtiyaç olarak çocukla ebeveynin kaliteli zaman geçirmesi gerekliliği çıkıyor.

2 kalitesiz saat yerine tamamen çocuğa ayrılan 30 dakika ayrı geçen bir güne değebiliyor. Böylece hem çocuk mutlu oluyor hem ebeveyn kendini çok daha iyi hissediyor. Zamanı yönetmekte kolaylaşıyor.

Çocuklarla Kaliteli Zaman Geçirmek için Ebeveynlere Öneriler

Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek için ebeveynlerin öncelikle rollerinin önem ve ağırlık derecesini belirlemesi gerekiyor. İyi bir zaman yönetimi geliştirmek, yönetsel planlama becerisi kazanmak gerekiyor. Ebeveynin iş planını, özel hayatını, bireysel ihtiyaçlarını ve çocuğuyla geçireceği zamanı iyi dengeleyebilmesi gerekiyor. Öyle bir denge kurulmalı ki hiçbir ihtiyaç birbirinin zamanına karışmamalı. Burada da karşımıza ebeveynin uygulaması gereken birkaç method çıkıyor.

Çocuklarla Kaliteli Zaman Geçirmek İçin Sınırları İyi Belirlemek Gerekiyor

Ebeveynler bazen karakteristik özellikleri bazen de mesleklerinin veya işverenlerinin beklentileri gereği yoğun tempoda çalışabiliyor. İşini işte bırakamayan, hayatının merkezine koyan, gereğinden fazla sorumluluk üstlenen bireylerin dolayısıyla zaman yönetimi zorlaşıyor. Eve iş getiren veya eve iş stresini getiren ebeveyn evde rahatlayamıyor ve diğer rollerine de yoğunlaşamıyor. Dolayısıyla da çocuklarla kaliteli zaman geçirmek zorlaşıyor. Oysa ebeveynlik rolüne hazırlanan bir bireyin mutlaka rollerinin arasına sınırlar çizmesi gerekiyor.

İşi mesai saatleri içerisinde tamamlayacak şekilde organize etmek, eve iş getirmemek gerekiyor. Bazı işlerde çalışma şartları bunu gerektirebiliyor. Eğer temponuz ebeveynlik rolünüzü gereğinden fazla etkiliyorsa iş değişikliği değerlendirilebilir. Mümkünse işten eve dönüldüğünde çocukla etkin zaman geçirip, özlem giderdikten sonra işe tekrar zaman ayrılabilir. Yine mümkünse işle ilgili konular çocuk uyuduktan sonraya bırakılabilir.

Zamanı İyi Organize Etmeli Evdeki Diğer Bireylerle İş Bölümü Planlamalısınız

Özellikle her iki ebeveyninde çalıştığı ailelerde ebeveynlerin rolleri daha da ağırlaşabilmektedir. İşten eve dönen anne babayı evde sadece çocuk değil evin diğer tüm sorumlulukları da karşılıyor. Yemek, temizlik, ütü, bulaşık ve benzeri rutin ev işleri.. Evin temizliği, düzeni, yemeği konusunda tek sorumluluğun kadında olması kadının yükünü dayanılmaz artırıyor.

Bu durumda her yere yetmeye çalışan ama hiçbir yere yeterince yetemediğini düşünen bir kadınla karşılaşıyoruz. Kadının üzerindeki evle ilgili sorumlulukların diğer eş veya başka biri tarafından hafifletilmesi gerekiyor. Adil bir iş bölümü ile kadının rollerindeki denge sağlanabiliyor.

Aynı şekilde çocuğun bakımından da tek bir ebeveyn sorumlu olmamalı. Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek ve çocuğun rutinine uyabilmek için her iki ebeveynin de sorumluluk alması gerekiyor. Adil iş bölümü ve iyi bir zaman yönetimi ile ebeveynler duygusal ve fiziksel olarak rahatlıyor. İşine, çocuğuna, eşine ve kendine zaman ayırabilen birey yetersizlik hissinden uzaklaşıyor, deşarj oluyor, iyi hissediyor.

Mükemmeliyetçi Ebeveynler Çocuklarla Kaliteli Zaman Geçirebilmek için Beklentilerini Esnetmeli

Hem çalışan bir ebeveyn olmak hem de her şeyi mükemmel yapmak oldukça zor. Kıyafetlerim ütülü, kirli sepetim her daim boş, ev mütemadiyen tertemiz ve sofrada çeşit çeşit yemek olsun isteyebilirsiniz.

Çocuk olana kadar bu standardınızı bozmadan devam edebilmiş de olabilirsiniz. Fakat artık hayatınızda bambaşka bir rolünüz var. Siz topladığınızda dağıtan, siz temizlediğinizde döküp saçan bir çocuk. Çok yorulup dinlenmek istediğinizde ilgi ve oyun bekleyen bir çocuk. Siz ne kadar yıkayıp ütüleseniz de 5 dakikada kıyafetini değiştirmeniz gerekecek duruma getirebilen bir çocuk. Tüm bunlar çok doğal, çünkü o bir çocuk.

Dağıtarak, döküp saçarak, düşüp kalkarak büyüyor. Kirleniyor çünkü yeni deneyimler elde ediyor. Bu doğal davranışlara uyum gösterebilmek ve kendinizi gereğinden fazla yormamak için sizin de esnemeniz gerekiyor.

Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek için çocuğunuz büyüyene kadar evin biraz dağınık kalmasını tolere edebilirsiniz. Ona oyun oynayabileceği bir köşe ayırabilirsiniz. O dağıttıkça toplamak yerine çocuğunuz uyuduktan sonra toplayabilirsiniz. Temizliğinizi ne sıklıkla yapıyorsanız sıklığını biraz daha düşürebilirsiniz. Kolay temizlenebilen eşyalar seçebilirsiniz. Çocuğunuzun evde giydiği kıyafetleri ütülemekle uğraşmayabilirsiniz. Sizi en çok yoran, strese sokan, enerjinizi ve zamanınızı çalan mükemmeliyetçi beklentilerinizi belirleyip esnetmeyi deneyebilirsiniz.

Yemeklerinizin çeşidini azaltabilir, öğünlerinize daha aperatif ve kolay alternatifler ekleyebilirsiniz. Böylece arta kalan enerjinizi ve zamanınızı kendinize, eşinize veya çocuğunuza ayırabilirsiniz.

Çocuklarla Kaliteli Zaman Geçirmek için Evdeki Sorumluluklarınızı Oyuna Çevirebilirsiniz

Ev içerisinde zaman ayırmanız gereken sorumluluklarınıza çocuğunuzu da dahil edebilirsiniz. Ona sizinle birlikte olabileceği ve sorumluluk alabileceği yaşıyla uyumlu görevler verebilirsiniz. Siz iş yaparken ona yanınızda oyalanabileceği oyuncaklar, aktiviteler verebilirsiniz. Böylece bir aradayken farklı şeylerle uğraşsanız da sohbet edebilir zaman paylaşımınızı artırabilirsiniz. Özellikle size yardım ediyorsa çocuğunuzda faydalı olmaktan ve bir yetişkin sorumluluğunu yerine getirmekten keyif alacaktır.

Yetersiz Zamanı Müsamaha ve Abartılı Hediyelerle Doldurmaktan Kaçının

Çalışıyor olmanız çocuğunuza daha fazla müsamaha göstermeniz onu hediyelere boğmanız anlamına gelmemeli. Hem duygusal gelişimi hem de sınırlarınızı koruyabilmek adına çocuğunuza karşı tutarlı ve dengeli olmalısınız. Cevabı hayır olması gereken bir konu çalışmanız veya çocuğa zaman ayıramamanız nedeniyle Evet olmamalı. Abartılı hediyeler ile çocuğa ayrılamayan zamanın yarattığı boşluk maddiyatla doldurulmamalı. Bunun yerine çocuklarla kaliteli zaman geçirmek için çaba sarf edilmelidir.

Unutulmamalı ki çocuğa az zaman ayırmak çocuğu ihmal etmek veya sevgisiz bırakmak değildir. Tüm gün evde olmanız veya tüm gün çocuğunuzla olmanız da kaliteli zaman geçirmiş olmak için yeterli değil. Önemli olan çocuğunuza ayırdığınız zamanı, süresi ne kadar olursa olsun doya doya, yaşaya yaşaya geçirmeniz.

Çocuğunuzla Her Gün Az da Olsa Düzenli ve Nitelikli Zaman Geçirmeye Özen Gösterin

Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek için çocuğunuzun yaşına uygun aktiviteler yapabilir, oyun oynayabilir, sohbet edebilirsiniz. Birbirinizin gününü sorabilir, neler yaptığınızı paylaşıp onun gününü dinleyebilirsiniz. Kitap okuyabilir, yaratıcı etkinlikler yapabilirsiniz. Hayallerini, hedeflerini dinleyebilirsiniz. Aslında geçireceğiniz zamanı nasıl dolduracağınız çocuğunuzun ve sizin ilgi alanlarınıza, çocuğun yaşına göre değişiklik gösterecektir.

Her gün düzenli ve nitelikli olacak şekilde az da olsa sadece çocuğunuza odaklanarak zaman ayırmalısınız. Mümkünse hafta tatillerinde daha uzun soluklu aktiviteler yapabilirsiniz. Bunları sağladığınızda hem siz hem çocuğunuz daha mutlu olacaksınız. Hissettiğiniz olumsuz duygu ve kaygılar azalacak. Stresiniz yatışacak ve yaşadığınız pek çok an çok daha keyifli olacak.

Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek için gösterdiğiniz çaba bir süre sonra rutine dönecek. Hem çocuk için hem sizin için birlikte geçireceğiniz zaman daha heyecanla ve arzuyla bekleniyor olacak. Sizin olumsuz duygularınız ne kadar azalıyorsa çocuğunuzun da olumlu duyguları o kadar artacak. Çocuğunuzda sizinle yeterli zaman geçiremiyor olmasından kaynaklanan sorunlar gözlemliyor olabilirsiniz.

Öfke, tikler, uyku problemi, iştah sorunları, davranış bozuklukları ve benzeri varsa bunlarda da azalma görülecektir.

Çocuklarla Kaliteli Zaman Geçirmek Sorunları Çözmüyorsa Profesyonel Desteğe Başvurulmalıdır

Çalışan ebeveynler çoğunlukla çocuklarında görülen davranış farklılıklarının nedeni olarak yeterli zaman ayıramamalarını görebilmektedir. Ancak bazen sorun öngördüğünüzden çok daha farklı bir nedenle gelişmiş olabilir. Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek için önerilerimizi denediğiniz halde başarılı olamıyorsanız profesyonel destek alabilirsiniz.

Uyguladığımız IQ, EQ, dikkat, algı, yetenek ve kişilik testleriyle çocuk, genç ve yetişkin danışanlarımızın potansiyellerini keşfediyoruz. Kullandığımız psikolojik yöntemlerle danışanlarımızın yaşam kalitesini ve doyumunu artırmayı hedefliyoruz. Danışanın ihtiyacını tespit ettikten sonra yaşı ve ihtiyacına uygun çalışma yöntemimizi belirliyoruz. Oyun terapisi, aile danışmanlığı, kariyer danışmanlığı, bireysel terapi çalışmalarımıza danışanlarımıza destek oluyoruz.

Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek kadar ebeveynin iyi bir gözlemci olması ve olası çocukluk problemlerini fark edebiliyor olması önemli. Çocukluk Depresyonu İhmal Edilmemeli! Ve Oyun Terapisi ve Çocukluk Çağı Problemleri yazılarımızı da okuyabilirsiniz.

Read More

Olumsuz beden algısı diğer adıyla beden dismorfobisi dijitalleşme ve sosyal medya etkisiyle daha sık görülüyor. Artık herkes birbirinin görünüşünü, nasıl beslendiğini, bakım rutinini, kullandığı ürünleri biliyor. Toplumun güzellik algısı, güzelliğe yönelik beklentiler ile olumsuz beden imgesi artıyor.

Bedene yönelik olumsuz değerlendirmeler çoğunlukla ergenlikte başlıyor. Gencim bu dönemde hızla değişen bedeni, hormonal farklılıklar ve akran ilişkilerinin önemli hale gelmesi olumsuz algıyı perçinliyor. Genç adeta girdiği her ortamda kendini sahne ışıkları altında hissediyor. Tüm gözlerin kendisinde olduğunu ve bedeninde kusur olarak gördüğü farklılıkların diğerleri tarafından beğenilmediğini düşünebiliyor. Bu olumsuz algıyı çocuğun yetiştirilme tarzı, özgüveni, benlik değeri belirliyor.

Beden dismorfobisi sadece ergenlerde de görülmüyor; çocuk ve yetişkinlerde de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Estetik uygulamaların artması, sosyal medyada kullanılan güzellik filtreleri, zayıflığın popülerleştirilmesi bireylerin beden imgesini olumsuz etkiliyor. Bugün maddi güce sahip pek çok birey bedeninde veya yüzünde estetik değişikliklere gidiyor.

Sıklıkla rahatsızlık duyulan ve değiştirilmek veya gizlenmek istenen beden bölgeleri yaşlara göre farklılık gösteriyor. Bireyler çoğunlukla ciltlerinden, saçlarından, burun ve dudaklarından, dişlerinden ve kaş şekillerinden rahatsızlık duyuyor. Çene, yanaklar, kalça, basenler ve göğüsler de bu listede yerini alıyor. Olumsuz beden algısı kişinin vücut kusurlarını abartılı şekilde değerlendirmesi, kendilik değerini kusurları üzerinden derecelendirmesiyle gelişiyor.

Olumsuz Beden Algısı Neden ve Nasıl Gelişiyor?

Bireyler kusursuz güzelliğin olağan olduğunu, kusurların dikkat çekici ve olumsuz değerlendirilmeye neden olacağını düşünüyor. Her yaştan birey aşırı spor veya diyet yapıyor. Başarısız olunduğunda ilaç kullanabiliyor, kilo vermek için ağır operasyonlara girebiliyorlar. Estetik yaptırmaktan çekinenler ise aşırı makyaj yapabiliyor, peruk, korse, takma tırnak, kirpik kullanabiliyorlar. Fotoğraflara photoshop yapmak ve güzellik filtreleri kullanmakta oldukça yaygın.

Tüm bunları toplumun büyük bir kesimi artık yapıyor. Hepsinin olumsuz beden algısı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak kişinin bedeniyle ilgili olumsuz düşünceleri yaşamını ve davranışlarını büyük ölçüde etkiliyorsa teşhis için önemli. Birey günün büyük bölümünü ayna karşısında, görünüşüyle ilgilenerek veya görünüşünü düşünerek geçiriyorsa risk artıyor.

Medya, Sosyal Ağ Hesapları ve Moda Olumsuz Beden Algısı Gelişimini Etkiliyor

Güzellik vurgusu her dönem ve neredeyse her yıl farklılık gösteriyor. Moda gibi güzellik beklentisi de yıldan yıla değişiyor. Yeşilçam’ın beğenilen filmlerine baktığımızda o günün giyim kuşamı, saç şekli, makyajı, vücut şekilleri bugünden oldukça farklı. Yeşilçam’da hafif kilolu bir aktrist beğeni toplarken bugün neredeyse kilolu kadınlar başrol oynayamıyor.

Reklamlar, dergiler, billboardlar, film ve diziler güzellik vurgusu ile dolu. Her daim makyajlı, her daim yapılı saçlar ve bakımlı kadınlar görüyoruz. Ev haliyle dahi karşımızda çok şık hanımlar ve beyler görüyoruz. Oysa bir çocuk, genç için aile, öğretmen, akran ne kadar rol model oluşturuyorsa televizyon, sosyal medyada rol modeller teşkil ediyor.

Çocuk veya genç beğendiği, hayranlık duyduğu ünlü simaları ekran karşısında da model alabiliyor. Beğendiği kişilerin kişisel sosyal medya hesaplarını takip edip onların yaşantılarını örnek alabiliyor.

Güzellik algısı dönemden döneme değişiklik gösterdiği gibi kültürden kültüre de farklılaşıyor. Sıklıkla kusursuz yüzlere, dişlere, kaşlara, incecik bedenlere maruz kalıyoruz.  Adeta kalemle çizilmiş algısı yaratan bir güzellik var medyada. Dolayısıyla toplumun beğeniyle baktığı bu bedenler, örnek oluşturuyor. Toplumun güzellik dayatması, akran baskısı, olumsuz aile ortamı olumsuz beden algısı gelişmesini destekliyor.

Moda da beden algısını etkilemektedir. Her bedene uygun kıyafet ne yazık ki bulabilmek kolay değildir. Online alışverişin artığı günümüzde kataloglarda kusursuz kadın ve erkeklerin yer alması insanların giydiklerini kendilerine yakıştıramamasına neden olmaktadır.

Kadınlarda olumsuz beden algısı daha yüksektir. Bunun önemli bir nedeni toplumun kadına yönelik güzellik dayatmasının daha fazla olmasıdır.

Akran Değerlendirmesi Olumsuz Beden Algısı Gelişimini Etkiliyor

Ergenler için akran ilişkileri önemlidir. Akran grubuna dahil olmak, arkadaşlar tarafından beğenilen ve aranılan kişi olmak gencin arzusudur. Bu dönemde arkadaşları tarafından kabul edilmek isteyen genç zorbalığa uğrar ve dışlanırsa beden imgesi olumsuz etkilenir. Gencin bedenine yönelik alay, kıyaslama, eleştiri genci bedeninden memnun olmamaya itebilir.

Sosyal medyada da bireyler özellikle gençler toplumsal beden algılarına yönelik olumlu veya olumsuz değerlendirme geliştirebilir. Paylaşılan fotoğrafların beğeni oranı gencin kendini diğerleriyle kıyaslamasına neden olabilmektedir.

Diğerlerinin Beden Dili ve Sözsüz Mesajları da Olumsuz Beden İmgesi Gelişimini Tetiklemektedir

Olumsuz beden algısı diğerlerinin beden dili ve sözsüz mesajlarıyla da gelişebilmektedir. Akran grubunda beğenilenlere iltifat edilmesi, üzerindekileri nereden aldığının sorulması, romantik teklifte bulunulması kıyasa neden olur. Kişi kendisine gelmeyen iltifatlardan, romantik tekliflerin olmayışından veya azlığından beğenilmediğini düşünür. Bu kıyaslama kişinin kendisini beğenilen diğer kişilere benzetmeye, onları model almaya yönlendirir. Eğer bu mümkün değilse kişi içe kapanır.

Aile ve Arkadaşların Olumsuz Değerlendirme İçeren Lakapları da Riski Artırıyor

Aile içerisinde kişinin bedenine yönelik imalar, alaylar ve takılan lakaplar olumsuz beden imgesi geliştiriyor. Ailenin sevgi ifadesi olarak kullandığını düşündüğü beden algısına yönelik sıfatlar, kişinin olumsuz beden farkındalığını artırır. Akranların da aileyle benzer ifadeleri kullanması olumsuz beden algısı gelişimini pekiştirir.

Ailenin çocuğun kilosunu, görünüşünü, boyunu ve benzeri sorun haline getirmesi bu konuda gence sık sık geribildirimde bulunması da riski artırır. Genç ailesi tarafından dahi bedensel farklılıklarının kabul görmediğini düşünür. Bedensel farklılıkların aile tarafından sevilmeyen başkalarına benzetilmesi de çocuğu kırıklığa uğratır. “Burnun baba tarafına çekmiş, gözlerin bize çekmiş.” Annenin baba tarafıyla iletişim aksaklıkları varsa çocuk için burnu güzel dahi olsa olumsuz algılanabiliyor.

Görünüşü Nedeniyle Sevildiğini Düşünen Kişilerde de Olumsuz Beden Algısı Gelişiyor

Olumsuz beden algısı sadece kusurları olan kişilerde görülür gibi düşünülebilmektedir. Ancak çoğunluğun beğendiği, hayranlık duyduğu kişilerde de toplumun ilgisiyle orantılı şekilde olumsuz algı gelişebiliyor. Dış görünüşüyle önemli olan bir manken, oyuncu eskisi kadar popüler olmadığında neden olarak görünüşünü görüyor. Bu da kişinin ne kadar güzel, alımlı olursa olsun değişen güzellik beklentisine ve modaya uyum sağlama gerekliliğini doğuruyor.

Olumsuz Beden Algısı Başarıyı da Olumsuz Etkiliyor

Olumsuz beden algısı geliştiren bir birey zamanının büyük çoğunluğunu bedeniyle meşgul olarak geçirebilir. Bu da ders çalışırken kolayca dikkatinin dağılmasına ve zamanı verimli kullanamamasına neden olabilir. Sosyal medyayı kullanan veya akranlarıyla sık sık bir arada olan bir kişi yaptığı kıyaslamalarla veya aldığı sözsüz mesajlarla kolayca demoralize olabilir. Üzüntü hali başarıyı olumsuz etkileyebilir.

Bedeniyle ilgili yoğun olumsuz düşüncelere sahip bir birey toplum içerisinde bulunmaktan kaçınabilir. Okula gitmemek için bahaneler bulabilir. İş bulmakta veya işi sürdürmekte zorlanabilir. Kariyerinde görünüşüyle ilgili kaygıları nedeniyle kendini gösterecek adımlar atmaktan çekinebilir. Bir öğrenci derste söz almaktan, tahtaya çıkmaktan çekinebilir. Bedenin ön planda olacağı sporlardan veya sahne sanatlarından kaçınabilir.

Alay edileceği düşüncesiyle fotoğraf, video çekilmekten kaçınabilir. Sosyal etkinliklere, gruplara katılmaktan kaçınabilir. Zaman yönetimi, dikkat, sosyal iletişim becerileri ve elbette özgüven başarıyı doğrudan etkiliyor. Olumsuz beden algısı geliştiren bireyler bu eksiklikler nedeniyle başarı elde etmekte zorlanabiliyor. Öyle ki bireyin görünüşü seçtiği okulu, bölümü, mesleği dahi etkileyebiliyor.

Olumsuz Beden Algısı Yaşıyorsanız Profesyonel Destek Almayı İhmal Etmeyin

  • Sürekli estetik yaptırıyor, klinikten kliniğe, doktordan doktora dolaşıyor ama asla kendinizi yeterince güzel hissetmiyorsanız,
  • Bedeninizi diğerleriyle sıklıkla kıyaslıyorsanız. Sevilme veya sevilmeme nedeni olarak dış görünüşünüzü görüyorsanız,
  • Ayna karşısında gereğinden fazla zaman geçiriyor, kendinize hiçbir şeyi yakıştıramıyorsanız.
  • Çevrenizle iletişiminiz ve etkileşiminiz görünüşünüz nedeniyle azaldıysa,
  • Sık sık çevrenizden görünüşünüzle ilgili onay almak istiyor ve bekliyorsanız,
  • Abartılı bakım, diyet yapıyor, ufak kilo geçişlerini gereğinden fazla dert ediyorsanız, görünüşünüz kaynaklı akademik başarınız veya kariyeriniz olumsuz etkileniyorsa bir uzmanla görüşerek üzerinizdeki bu baskıyı hafifletebilirsiniz.

Olumsuz beden algısı psikoterapi ve gerektiğinde ilaç desteği ile tedavi edilebilen bir psikolojik rahatsızlıktır. İhmal edildiğinde kişinin yaşam kalitesini, sosyal ilişkilerini, romantik ilişkilerini, öz değerini ve özgüvenini olumsuz etkilemektedir. Akademik başarı ve kariyer olumsuz etkilenebilmektedir.

Olumsuz beden imgesi kontrolsüz ilerlediğinde diğer psikolojik hastalıklara da zemin oluşturabilmektedir. Yeme bozuklukları, depresyon, kaygı bozuklukları gibi. İntihar veya hayati risk taşıyan yetersiz beslenme, riskli operasyon ve benzeri de kişinin sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir.

Olumsuz beden algısı ve başarısızlıkla alakalı olabilecek Fark Edilmeyen Ergenlik Sorunları Lisede Başarısızlık Nedeni Olabilir. LGS’ye Hazırlık Sürecinde Akran Zorbalığı Akademik Başarıyı Düşürüyor: Aileler Ne Yapmalı?. Kariyer Seçmeden Önce Özgüven Eksikliği ile Mücadele! yazılarımızdan da faydalanabilirsiniz.

Read More

Çocukluk depresyonu kolay fark edilmediği için çoğunlukla ihmal edilebilmektedir. Aileler çocuğun depresyona yönelik belirtilerini mizaç özelliği, kıskançlık ya da hırçınlık olarak nitelendirebilmektedir. Oysa tıpkı ergenler ve yetişkinler gibi çocuklarda da depresyon görülebilmektedir. Ailenin depresyon belirtilerini gözden kaçırmaması ve erken tanı ve tedavi için farkındalıklı olması gerekir.

Depresyon bebeklikte farlı, erken çocuklukta, çocuklukta ve ergenlikte farklı yoğunluk ve belirtilerde kendini gösterebilmektedir. Depresyon ailenin genetik mirasında varsa çocukta depresyon görülme olasılığı artıyor. Stres altında bulunan veya kayıp yaşayan çocuklar depresyon belirtileri daha kolay gösterebilir. Dikkat, öğrenme, davranış veya anksiyete bozukluğu olan çocukların depresyona yakalanma riski daha fazladır.

Çocuklarda Regresyon ve Nedenleri, Oyun Terapisi ve Çocukluk Çağı Problemleri ve Boşanmış Ailede Çocuk Olmak yazılarımızdan da faydalanabilirsiniz.

Çocukluk Depresyonu Nedenleri?

Çocukluk depresyonu ne kadar erken dönemde belirti verirse genetik faktörlerin etkisi o kadar fazla olmaktadır. Çocuklukta başlayan ve zamanında tedavi edilmeyen depresyon ilerleyen yaşlarda da devam etmektedir. Süre uzadıkça görülen belirtiler de artmakta ve yoğunlaşmaktadır. Fark edilmeyen çocukluk çağı depresyonu çocuğun duygusal, fiziksel, sosyal ve bilişsel gelişimine zarar vermektedir. Çocukta özgüven kaybı, içe kapanıklık, olumsuz duygu ve düşünceler artarak gelişmektedir.

Depresyon nedeniyle çocukta sosyal beceri eksikliği, anksiyete ve korkular baş gösterebilmektedir. Bu nedenle çocukluk depresyonunun erken fark edilmesi açısında anne-baba ve öğretmenlere büyük görevler düşmektedir. Özellikle çocuğun depresyon geliştirmesine neden olacak tetikleyici yaşam olayları söz konusu ise;

  • travmatik yaşam olayları,
  • erken dönemde anneden ayrılık,
  • Anne ile güvensiz bağlanma,
  • Aile içi şiddet,
  • anne-baba ayrılığı,
  • hatalı ebeveyn tutumları,
  • performansa yönelik gerçekdışı ebeveyn beklentileri,
  • uzun süreli, hastaneye de yatış gerektirebilen hastalık (çocuk kendisi hasta olabilir veya sevdiği bir aile bireyi de hasta olabilir)
  • yeni bir kardeş,
  • okula başlangıç,
  • sevilen birinin kaybı,
  • taşınma, şehir-yer değişikliği,
  • okul değişikliği gibi mutlaka çocuğa profesyonel destek sunulmalıdır.

Çocukluk Depresyonu Belirtileri Nelerdir?

Çocukluk depresyonu belirtileri aileler tarafından sıklıkla yanlış yorumlanabilmektedir. Çocuğun mizaç özelliği, şımarıklığı, hırçınlığı veya kıskançlığı olarak değerlendirilmektedir. Özellikle her iki ebeveynin çalıştığı ve çocuğun bir başkası tarafından bakıldığı durumlarda depresyon gözden kaçabilmektedir. Çocuklarda depresyon belirtileri sıklıkla aşağıda şekillerde kendini göstermektedir. Çocukların %3’ü ergenlerin ise %5-10’u depresyon belirtileri gösterebilmektedir.

  • Kolayca ağlama,
  • Uyku düzeninde bozukluk; zor uyuma, kolay uyanma veya sürekli uyuklama, uyumak isteme ve uzun süre uyuma görülebilir,
  • Kilo kaybı, iştahsızlık görülebilir. Ancak çocuklarda kilo kaybından ziyade gelişim ayına göre yeterli kilo almamada belirti kabul edilir.
  • Huysuzluk, hırçınlık,
  • İlgilerinde azalma, oyuncaklarına eskiden sevdiği şeylere ilgi göstermeme,
  • Kurallara karşı çıkma, bilinçli olarak uymama görülebilir,
  • Göz teması azalabilir, aileyle fiziksel temas azalabilir,
  • Sindirim sorunları, kabızlık, gaz problemleri yaşanabilir,
  • Suçluluk duyguları artabilir, çocuk kendisiyle ilgili olmayan konularda da kendisinde suç, kusur arayabilir,
  • Arkadaşlarıyla görüşmek istemeyebilir, oyunlara dahil olmak istemeyebilir,
  • Dikkati sürdürmekte ve odaklamakta güçlük yaşayabilir,
  • Öz değer algısı düşüktür, sevilmediğini ve sevgiyi hak etmediğini düşünebilir,
  • Öğrenme güçlüğü yaşayabilir,
  • Özgüven eksikliği yüksek olasılıkla görülmektedir,
  • Okul başarısızlığı görülebilir,
  • Performans gerektiren konularda aşırı, heyecan, stres, kaygı yaşayabilir,
  • Yalnız olduğunu düşünebilir,
  • İstenmediğini düşünebilir,
  • Aşırı alıngan olabilir,
  • Mutsuz bir yüz ifadesi, yavaş ve coşkusuz hareketler görülebilir,
  • Daha az konuşabilir, temel ihtiyaçlar dışında iletişime girmeyebilir,
  • Öz bakımını ihmal edebilir,
  • İntihar veya ölüm hakkında sıklıkla düşünmeye başlayabilir.
  • Korkular geliştirebilir.

Tüm bunlar çocukluk depresyonu belirtilerine örnektir. İhmal edildiğinde çocukluk çağı depresyonu çocukta gerilemelere neden olabilmektedir. Bilişsel, duygusal, fiziksel ve sosyal gelişim yavaşlayabilir veya gerileyebilir. Akranlarının gösterdiği gelişim özellikleri depresif çocuklarda geriden gelebilir. (Geç yürüme, geç konuşma, tuvalet alışkanlığını geç kazanma gibi.)

Çocukluk Depresyonu için Aileler Ne Yapmalı?

Aileler çocukluk depresyonunu fark etmekte güçlük yaşayabilir. Ancak biricik çocuklarımızın başa çıkmakta zorlandığı bu durum ancak bizlerin farkındalığı ile çözülebilmektedir. Bu nedenle aile çocuğunun duygularına, davranış ve düşüncelerine karşı daha ilgili olmalıdır. Bu ilgiyi gösterebilmek için çocuğa etkin zaman ayırabilmek ve çocuğu gözlemlemek gerekmektedir. Ebeveynler çocukla gün içerisinde yeterince vakit geçirmelidir.

Birlikte oyun oynamak, sohbet etmek, etkinlik yapmak çocuk için değerlidir. Çocuk yalnız olmadığını, duygu ve düşüncelerinin ebeveynleri tarafından önemsendiğini hissetmelidir.

Ev içerisinde huzursuzluk varsa, eşler arası tartışmalar çocuğun önünde yaşanıyorsa çocuk için depresyon nedeni olabilmektedir. Aile çocuğun yanında mümkün olduğunca çocuğu korkutacak fiziksel veya sözel saldırılardan uzak olmalıdır. Aile çocuğun önünde bir sorun yaşadıysa barışma da çocuğun önünde yapılmalıdır. Çocuk böylece sorunların nasıl çözüldüğünü bilecektir. Aile gereğinden fazla çatışıyorsa, hakaret, küfür kullanılıyorsa veya şiddet söz konusuysa mutlaka profesyonel destek alınmalıdır.

Çocukluk depresyonu belirtileri çoğunlukla aile tarafından önemsenmemekte ve düzelmesi için zamana bırakılmaktadır. Kimi zaman ise aile çocukta görülen belirtileri şımarıklık, ilgi çekme çabası olarak değerlendirebilmektedir. Ailenin depresif belirtilere bu açılardan bakması yanlış tepkilerin verilmesine neden olmaktadır.

Cezalandırma, kısıtlama, görmezden gelme veya sevgiyi esirgeme çocuğu daha da kırıklığa uğratmaktadır. Çocuk anlaşılmadığını hissettiği gibi en ihtiyaç duyduğu dönemde ailenin ilgi ve sevgisinden de mahrum kalmaktadır. Bu da çocuğun ev içerisinde kendini yalnız hissetmesine ve bu hissi her ortama taşımasına neden olmaktadır.

Uzun süre devam eden ve fark edilmeyen depresyon belirtileri aile tarafından yanlış yorumlandığında çocukta yıkıcı davranışlar gelişebilmektedir. İntihar, ölüm, kendine zarar verme düşünceleri çocukta gelişebilmektedir.
Aile depresyona yönelik belirtiler gözlemlediğinde mutlaka tedaviye yönelik profesyonel destek alınmalıdır. Çocuğa bu süreçte koşulsuz ilgi ve sevgi verilmeli, zaman ayırılmalıdır. Çocuk ailesi için değerli ve önemli olduğunu ailenin sözlerinden, davranış ve ilgisinden hissetmelidir.

Çocukluk Depresyonu Okul Başarısında Düşüşe Neden Olmaktadır, Ailenin Yaklaşımı Başarıyı Etkilemektedir

Çocukluk depresyonu belirtilerinden biride okul başarısızda görülen düşüştür. Aslında başarı düşmeye başladıysa çocuğun depresyon belirtilerinin ilerlediği de düşünülebilir. Çocukta derslere ve okula karşı ilgisizlik, sorumluluklarını aksatma görülebilir. Burada düşen başarıya ailenin nasıl tepki vereceği önemlidir.

Başarısızlığa tepki negatif olursa çocukta daha yoğun duygusal ve bilişsel baskı gelişebilir. Çocuğun yaşadığı zorlanıma ailenin olumsuz yaklaşımı eklendiğinde süreç daha da katlanılması zor bir hal almaktadır. Ailenin çocuğun yaşadığı durumun farkında olması gerekir. Dolayısıyla bu dönemde ailenin akademik başarıdan önce psikolojik iyi oluşu hedeflemesi gerekmektedir.

Aile çocuğa yönelik gerçekdışı akademik beklentilere girmemelidir. Çocuğun bu süreçte geri kaldığı dersler ve konular olacaktır. Tedavi sürecinde ekstra akademik destek sağlanarak çocuğun eğitim açığı tolore edilebilir.

Çocukluk Depresyonu İhmal Edildiğinde İleriye Dönük Sorunlara Neden Oluyor

Çocukluk depresyonu tedavi edilmesi gereken, ihmal edildiğinde büyük ve ileriye dönük sorunlara neden olan psikolojik bir hastalıktır. Tedavide sosyal destek ve aile desteği oldukça önemlidir. Tedavi sürecinde aile kadar öğretmenin ve çocuğun bakımıyla ilgilenen diğer kişilerin de desteği önemlidir.

Çocukluk depresyonu tedavi edilirken oyun terapisi, aile danışmanlığı, bireysel terapi, ilaç tedavisi, psikoeğitim kullanılmaktadır. Ayrıca çocukta depresyon gelişmesine neden olan ailenin farklı bireylerinde depresyon söz konusu ise diğer bireyler için de tedavi düzenlenmelidir.

Read More

Ergenlerde depresyon tıpkı çocukluk depresyonu gibi aile tarafından fark edilememektedir. Çocukluk çağı depresyonu ihmal edildiğinde depresif durumun ergenlikte şiddetlenerek görülme olasılığı yüksektir. Depresyon görülme sıklığı yaşla beraber artmaktadır. Bu artışa gencin hormonal, fiziksel ve duygusal değişimi de eşlik ettiğinde depresyon kolayca açığa çıkabilmektedir.

Ergenlik dönemi bireyin çocukluktan genç yetişkinliğe adım attığı bir ara dönemdir. Burada ne genç kendisini tam olarak yetişkin hissetmektedir ne de aile buna fırsat vermektedir. Ancak genç artık çocuk olmadığının da farkındadır. Gencin çocukluktaki ilgi, sevgi ve güvene hala çok yoğun ihtiyacı vardır. Fakat genç artık büyüdüğünü diğerlerine de kanıtlamalıdır.

Genç önce kendisine, sonra ailesine ve çevresine gelişmekte ve değişmekte olduğunu göstermek ister. Bunu yapabilmesinin ilk yolu ise aileden bağımsızlaşmaya çalışmaktır. Çocuk bireyselleşme çabası içerisinde ailenin de hatalı tutumları ile kendini aileden uzaklaştırabilir. Ergenlerde aile bir süreliğine geri plana itilmekte ve arkadaşlar sahneye çıkarılmaktadır.

Genç akranları üzerinden artık kendini tanımaya çalışmaktadır. Bu dönemin önemli rol modelleri gencin arkadaşları ve beğeni duyduğu akranlarıdır. Dolayısıyla genç bu dönemde aile dışında daha fazla zaman geçirmektedir. Gencin arkadaşları da benzer duygu durumlar içerisinde olduğunda depresif tablonun seyri daha da kötüleşebilmektedir.

Ergenlerde depresyon görülmesinde ailenin etkisi oldukça büyük olabilmektedir. Aile aynı zamanda depresyonun fark edilmesinde ve tedavisinde de önemli rollere sahiptir.

Ergenlerde Depresyon Belirtileri Nelerdir?

Ergenlik dönemi genç için dış faktörlerinde etkisiyle oldukça zor bir dönem haline gelebilmektedir. Bu dönemde aile desteği, sosyal destek, gencin ilgi ve beceri alanlarının olması ve genetik depresif aktarımın olmayışı ergenliğin etkilerini hafifletmektedir. Özgüveni yüksek, sosyal beceri sahibi, akademik anlamda başarılı gençler ergenliği daha kolay tolore edebilmektedir.

Bireyin sosyal beceri gelişimi, özgüven kazanımı, öz benlik inşası çocukluk yıllarında gelişmektedir. Dolayısıyla ergenlik sorunlarıyla gencin nasıl başa çıkacağı çocukluk yaşantılarından tahmin edilebilmektedir. Ergenlerde depresyon şu belirtilerle kendini belli edebilmektedir;

  • Kronikleşmiş depresif duygu durum,
  • Uyku düzeninde bozukluk; zor uyuma, kolay uyanma veya sürekli uyuklama, uyumak isteme ve uzun süre uyuma görülebilir,
  • Hayata karşı ilgi, merak ve heyecan kaybı,
  • Yeme bozuklukları (aşırı yeme, yetersiz beslenme gibi),
  • Zararlı alışkanlıklara yönelim (sigara, alkol, madde),
  • Riskli, tehlikeli davranımlarda artış,
  • Geleceğe dönük umutsuzluk,
  • Hareketlerde yavaşlama,
  • Öz bakımda azalma,
  • Çabuk öfkelenme, çabuk ağlama gibi ani duygu iniş çıkışları,
  • Yorgunluk ve fiziksel yakınmalarda artış,
  • Konsantre olmada zorluk, dikkat sorunları,
  • Öğrenmede ve hatırlamada güçlük,
  • Okul başarısında düşüş,
  • Derslere ve okula karşı ilgi kaybı,
  • Sorumlulukların aksatılması ve erteleme davranışı,
  • Artan değersizlik hissi,
  • Artan suçluluk hissi, genç kendisiyle ilgili olmayan konularda da kendisinde suç, kusur arayabilir,
  • Kavgacı tavırlar, saldırganlık, tepkisellik görülebilir,
  • Sosyal ilişkilerde azalma ve sorunlar görülebilir,
  • Aile ile iletişim azalır, temel ihtiyaçlarla sınırlı sohbetler gelişebilir,
  • Ölüm ile ilgili saplantılı düşünceler, intihar düşünceleri gelişebilir,
  • Ölüm korkusu gelişebilir,
  • Kendine zarar vermeye yönelik girişimlerde bulunulabilir.

Ergenlerde Depresyon Neden Gelişir?

Ergenlik dönemi bireyin çocukluk rollerini bırakıp yetişkin rollerine hazırlık yaptığı önemli bir dönemdir. Bu dönemde genç kendini ne bir yetişkin olarak görür ne de çocukluğa geri dönmek ister. Arada kalmış bu yeni rolde birey duygusal, fiziksel, bilişsel ve hormonal pek çok değişiklik yaşar. Bu değişime uyum sağlamak ise biraz zaman alır.

Ergenliğin getirdiği fiziksel ve hormonal değişim yüzde ve vücutta sivilcelenme, tüylerde artış, kızlarda vücut hatlarında yuvarlanma ve yağlanma artışı, erkeklerde kas miktarının artması ve hızlı boy atma görülebilir. Erkeklerde ses kalınlaşmaya hazırlanırken sık sık çatallaşır. Kızlarda göğüsler büyür. Kızlarda ilk menstrüasyon (regl) da başlar. Erkeklerde de ilk ejakülasyon başlar. Tüm bu yeni tecrübeler endişe verici olabilmektedir.

Genç erken dönemde aileyle sağlıklı ilişkiler kuramamış, ergenliğe ve cinselliğe hazırlanmamışsa ergenlerde depresyon gelişebilmektedir. Ergenliğe uyum sağlama güçlüklerinin dışında depresyona neden olabilecek diğer sorunlar;

  • Sevilen birinin ölümü (ebeveyn, kardeş arkadaş kaybı veya genç için önemli olan akrabalar vb.)
  • Ayrılık, terk edilme (sevgiliden ayrılma, önemli bir arkadaşlığın sonlanması)
  • Şehir, ülke değişikliği, okul değişikliği,
  • Ebeveynlerin boşanması,
  • Ebeveynler arası kavga, şiddet ve çocuğa yansıyan ebeveyn hüzünleri,
  • Hatalı ebeveyn tutumları,
  • Evde sevilen birinin veya gencin uzun süreli, önemli rahatsızlık geçirmesi, kaybetme korkusunun yaşanması,
  • Okulda başarısızlık, beklentiyi karşılayamama,
  • Akran zorbalığı,
  • Özgüven eksikliği, değersizlik algısı,
  • Kardeş kıskançlığı,
  • Anne-babanın boşanma sonrası başkasıyla birlikteliği,
  • İstismar, taciz,
  • Olumsuz beden algısı, boy, kilo gibi fiziksel görünüşe yönelik olumsuz değerlendirmeler,
  • Ailede depresyona yatkınlık, genetik geçiş olması,
  • Sosyal beceri eksikliği.

Ergenlerde Depresyon Nasıl Fark Edilebilir?

Ergenlerde depresyon çocukla sıklıkla vakit geçiren aile, arkadaşlar, öğretmenler tarafından kolayca fark edilebilir. Önemli olan burada gözlemci kişinin depresif belirtileri biliyor olmasıdır. Depresyona yönelik bilgisi olmayan kişiler depresif belirtileri hatalı yorumlayabilmektedir. Ergenlik tavırları, ilgi çekme çabası, büyüdüğünü kanıtlama ispatı, şımarıklık veya benmerkezcilik olarak hatalı değerlendirilebilmektedir. Tespit için gençle düzenli, kaliteli vakit geçirmek gerekir.

Gencin ilgi alanlarına, hedef ve hayallerine önem verilmelidir. Gencin duygu ve düşünceleri dinlenmelidir. Gençle birlikte vakit geçirilmeli, aile gençle beraber aktivitelere katılmalıdır. Genç için bu dönemde arkadaşlık ilişkileri son derece önemlidir aile gencin arkadaşlarını da tanımalıdır. Gencin arkadaşlarıyla tanışmak, birlikte zaman geçirmek önemlidir. Arkadaşların aileleriyle de mümkünse ilişki kurulmalıdır. Gencin arkadaşlarına yönelik aktardıkları eleştirmeden, yadırgama veya yasaklamalar olmadan dinlenmelidir.

Genç için bu dönemde arkadaşlarının ailesi tarafından onaylanması oldukça önemlidir. Arkadaşlarında aileyi sevmesi genç için değerlidir. Tüm bunlar bugün çocukluktan itibaren yapılmalıdır. Çocuğun hayatında aile her zaman önemli bir yerde olmalıdır. Aile ilgisini, varlığını, desteğini ve sevgisini çocuğuna sıklıkla belli etmelidir.

Çocuklukta ebeveynleriyle yeterli etkileşimi ve iletişimi olmayan çocuk için ergenlikte aileyle yakınlaşmak kolay olmayacaktır. Bu noktada aile danışmanlığı almak çok büyük zorluklar yaşayan ailelerde iletişimi kolaylaştırmaktadır.

Her gencin geleceğe yönelik hayalleri, hedefleri olmaktadır. Ergenlerde depresyon gencin gelecek algısını olumsuz etkilemekte, umutsuzluğu tetiklemektedir. Ancak gencin ilgi alanlarının olması, becerilerine yönelik aktivitelerle meşgul olması iyileştirici etkiye sahiptir. Aynı şekilde gencin hayal ve hedeflerinin olması da gence bir amaç vermektedir.

Aile gencin hayallerine ve hedeflerine yapıcı yaklaşmalıdır. Gencin hedeflerine yönelik çatışmak yerine avantaj ve dezavantajların konuşulması gerekir. Gence kariyer belirleme noktasında profesyonel destekte sunulabilir.

Ergenlerde Depresyon Yaşanmaması İçin Aileler Ne Yapabilir?

Ergenlerde depresyon gelişmemesi için ailenin yapabileceği en önemli şey gence koşulsuz sevgi ve ilgi göstermektir. Sevgi vermek kural koymamak, sınırları ihlal etmek olarak anlaşılmamalıdır. Kurallar ve sınırlar her ne kadar çocuğun hoşuna gitmiyormuş gibi görünse de gencin kendini güvende hissetmesini sağlar. Genç hayatın her döneminde ve alanında olabileceği gibi bu dönemde de hatalar yapabilir.

Hata yapmak olağan olsa da her olumsuzlukta kendini suçlamaya meyilli olan gence olumsuz yaklaşılması duygularını şiddetlendirecektir. Genç bu dönemde hoşgörüyle karşılanmalı, hataları karşısında ceza almak yerine ders çıkarmayı öğrenmelidir. Gencin bu dönemde ihtiyacı olan duygusal destek kaybı veya daha fazla duygusal stres değildir. Onun asıl ihtiyacı sorunlarla nasıl sağlıklı şekilde başa çıkabileceğini öğrenebilmektir.

Bu dönemde gencin akademik başarısı düşebilir. Başarısızlığa yönelik yaklaşımda yapıcı olmalıdır. Okul başarısızlığının telafisi mümkündür ancak duygusal yaraların iyileşmesi daha uzun zaman alır. Bazı yaraların telafisi ise mümkün değildir.

Aile Gence Güvenli Liman Olmalı

Ergenlik dönemi gencin ailesinden biraz daha uzaklaştığı, kendini tanımaya ve bulmaya çalıştığı dönemdir. Bu dönemde genç akranlarıyla daha yakın ilişkiler geliştirmektedir. Genç hayata dair daha fazla tecrübe edinmekte daha fazla kişiyle iletişime geçmektedir. Genç bu dönemde yenilikler kadar tehlikelere de açık durumdadır.

Gencin ailesiyle çocukluktan itibaren güvene, sevgiye dayalı bir ilişkisi olmalıdır. Bu koşullar çocuklukta sağlanmışsa genç ergenlik sürecini daha rahat geçirmektedir. Çünkü her ne kadar aileden uzaklaşmış gibi görünse de genç için aile güvenli limandır. Genç başı sıkıştığında, zorluk yaşadığında veya tehlikede olduğunda ailesinden yardım isteyebilmeli ya da orada iyileşebilmelidir. Gencin ergenlik döneminde sayısız sorunu veya sorusu olabilir.

Genç akranları tarafından zorbalık görebilir, romantik ilişkisinden yana üzüntü yaşayabilir. Genç beden algısından memnun olmayabilir. Genç eğitim hayatında veya sosyal yaşamında başarısızlıklar yaşayabilir. Cinsellikle ilgili soruları, merak ettikleri veya sorunları olabilir. Dolayısıyla ailenin bu dönemde çocuğun soru ve sorunlarında yanında olması çocuk için önemlidir. Aile önyargısız, cezalandırmadan gence yol göstermeli ve destek vermelidir.

Ailenin güvenli limanı çocuğun depresyon riskini düşürecektir. Bir sebeple depresyonun gelişmesi halinde de gencin iyileşme süreci daha hızlı ve kalıcı olabilecektir.

Aile Bireyleri Kendi İçerisinde ve Bir arada Mutlu Olmalı

Ailenin mutlu, huzurlu ve iyi ilişkiler içerisinde olması ergenlerde depresyon görülme sıklığını azaltmaktadır. Aynı zamanda ailenin olumlu ilişkileri depresyonla başa çıkmayı da kolaylaştırmaktadır. Aile bireyleri gün içerisinde birbirine zaman ayırmalıdır. Aile birbiriyle duygu, düşüncelerini ve günlerinin nasıl geçtiğini paylaşmalıdır. Aile bireyleri ihtiyaçlarını, sorunlarını, hayal ve heyecanlarını birbirleriyle paylaşabilir olmalıdır. Bu sayede aile bireylerinin problemleri daha kolay fark edilebilir.

Düzenli olarak iletişimde olan aileden herhangi birinin durgunlaşması, iletişiminin azalması çok daha kolay fark edilir. Aile ile yakın ilişkilerin olması gencin kendine daha çok güven duymasını sağlar. Genç sorunları ve tehlikeler karşısında ailesinin maddi ve manevi desteğini daha kolay hisseder. Mutlu Aileler Başarılı Çocuklar Yetiştiriyor! yazımızı da okuyabilirsiniz.

Ailede Depresif Belirti Gösteren Başka Bireyler Varsa Mutlaka Destek Alınmalı

Ergenlerde depresyon olasılığı ailenin genetik mirasında depresyon öyküsü varsa daha yüksektir. Aile bireyleri çocukluklarında veya gençliklerinde ya da şu an halihazırda depresyonda ise mutlaka profesyonel destek alınmalıdır. Aile bireylerinde depresif davranımın bulunması gencin de depresyon geliştirmesine yol açabilmektedir.

Ergenlerde Depresyon Belirtileri Görülüyorsa Profesyonel Destek İhmal Edilmemeli

Ergenlerde depresyon belirtileri kolay gözlenebilir olsa da ergenlik belirtileri ile de sıklıkla karıştırılabilmektedir. Burada belirleyici olan belirtilerin sıklığı ve süresidir. Zaman zaman her ergen kendini depresif hissedebilir. Ancak bu duygu durum günlük yaşantıyı etkilemeye başladığında depresyon riski değerlendirilmelidir. Ergenlerde depresyon belirtileri en az iki haftadır azalmadan devam ediyor, yaşamı olumsuz etkiliyorsa destek alınmalıdır.

Ergenlerde depresyon tedavisi için uzmana başvurulduğunda öncelikle tanı konulabilmesi için psikolojik veya psikiyatrik bir değerlendirme yapılır. Bu sayede ergenlik belirtisi mi yoksa depresyon belirtisi mi ayırt edilmiş olur. Değerlendirmelerin sonucunda bir tedavi planı hazırlanır. Gencin tedaviye gelmek istememesi de olasıdır. Gencin ikna edilememesi durumunda aile ile de çalışılabilir. Aileye gence nasıl destek verebileceklerine yönelik psikoeğitim verilir.

Ergenlerde depresyon tedavisinde iki temel tedavi yöntemi ilaç ve psikoterapidir. Psikoterapide ergenin olumsuz duygu ve düşünceleri üzerine çalışılır. Tedavide gerçekdışı ve olumsuz duygu ve düşüncelerin yerine gerçek ve olumsu duygu, düşünceler koymak hedeflenir. Ergenin özgüven, sosyal beceri eksikliği gibi depresyonunu destekleyen alanlara yönelik çalışma yapılır. Gence yapıcı problem çözme becerileri ve stresle başa çıkma öğretilir.

Read More

Okul başarısında ailenin rolü oldukça büyüktür. Başarıyı bir pasta gibi düşünecek olursak bu pastanın her bir dilimi başarıya katkıda bulunmaktadır. Aile, öğretmen, öğrenme ortamı ve kaynakları, arkadaşlar, çocuğun potansiyeli ve performansı, motivasyon pastanın önemli dilimleridir. Ancak bu dağılımda en büyük dilim ailenindir. Ailenin çocuk üzerindeki etkisi çocuk henüz dünyaya gözlerini açmadan başlar.

Yapılan pek çok çalışmada genetik aktarımın dışında anne karnındaki deneyimlerin de çocuğun karakterine ve potansiyeline etki ettiği görülmektedir. Mutlu, bilinçli, farkındalıklı, ilgili aileler çocuğun başarısında olumlu rol oynamaktadır. Evde huzurlu ve mutlu olan çocuk daha az duygusal yük taşımakta ve enerjisini daha fazla derslerine ayırabilmektedir. Koşulsuz sevgiyle büyüyen, hoşgörü ve demokrasi içerisinde yetiştirilen çocuğun benlik değeri ve özgüveni yüksektir.

Çocuğun eğitim hayatıyla yakından ilgilenen, başarıları kadar başarısızlıklarına da olumlu yaklaşan ailelerin çocukları daha başarılıdır. Başarılı çocukların aileleri çocuğuna etkin zaman ayıran, çocuğun duygu ve düşüncelerini önemseyen ebeveynlerden oluşmaktadır.

Okul Başarısında Ailenin Rolü Nasıl Olmalı?

Okul başarısında ailenin rolü doğru ebeveyn tutumlarını benimsemekten, okul ile iş birliği içerisinde olmaktan ve çocukla maddi ve manevi ilgilenmekten geçmektedir. Çocuğunun ilgi, beceri alanlarını bilen, gelişimini destekleyen, hedef belirlemesine rehberlik eden ailelerin çocukları daha başarılıdır.

Başarılı çocuklar aile içerisinde söz sahibi olan, sorumluluk alan, kendi kararlarını verebilen çocuklardır. Bu çocuklar özgüvenli, sosyal becerileri gelişmiş, ailesine güvenen ve başarısızlıklardan ders çıkarabilen çocuklardır.

Okul Başarısında Ailenin Rolü Sevgiyi Koşulsuz Sunabilmekten Geçer

Başarıyı olumsuz yönde etkileyen etkenlerden birisi çocuğun aile sevgisini koşullu olarak almasıdır. Burada koşuldan kasıt çocuğa gösterilen duygusal ve fiziksel sevginin çocuğun performansına dayalı olarak verilmesidir. “Ödevlerini yaparsan tabi ki birlikte oynayabiliriz.”, “Yemeğini yersen tabi ki seni severim.”, “Sen daha başarılı olursan ben de daha iyi bir anne olurum.” Gibi.

Çocuk veya genç ebeveyninin sevgi, ilgi ve desteğini başarı karşılığında alabileceğini bir süre sonra öğrenir. Bu aile ile çocuğun ilişkisini zayıflattığı gibi çocuğun da üzerindeki duygusal baskıyı artırır. Öğrencide sınav kaygısı, okul fobisi, özgüven eksikliği ve benzeri sorunlar gelişebilir. Çocuk başarısız olur ve ailenin sevgisinden mahrum kalırsa sevgi edinmek için farklı yollar deneyebilir. Yalan söyleme, başarısızlığı gizleme gibi.

Veya çocuk/genç sevgi ihtiyacını farklı kişilerde, ortam ve alışkanlıklarda arayabilir. Aile çocuğun başarısını olumlu yönde etkilemek istiyorsa sevgiyi başarıya koşullamamalıdır. Çocuğa başarının neden önemli olduğunu, başarı için neler yapabileceğini anlatmak gerekir. Başarının kendisi ve geleceği için gerekli olduğu anlatılmalıdır. Çocuğa başarmak için çaba harcadığında elde edeceklerinin çok daha güzel olacağı anlatılmalıdır. Elbette ki başarı gibi başarısızlıklar da olağandır.

Çocuğa başarısızlık karşısında kırıklığa uğramadan olumlu yönde neler yapabileceği anlatılmalıdır. Başarısızlığın çocuğa ikinci bir şans verdiğini ve başarmak için neleri daha iyi yapabileceğini gösterdiği anlatılmalıdır.

Çocuk başarılı veya başarısız olduğunda ailenin çocuğa yönelik sevgisinden bir şey eksilmeyeceği çocuğa hissettirilmelidir. Böylece çocuk başarısızlıktan korkmayacak aksine ailesini mutlu edebilmek, gururlandırmak için daha çok motive olacaktır. Aksi halde sevgi başarıya koşullandırıldığında çocuk sadece başarısızlıktan değil ailenin sevgisinden mahrum kalmaktan da korkmaktadır.

Çocuğun Başarısı veya Başarısızlığı Başkalarıyla Kıyaslanmamalıdır

Okul başarısında ailenin rolü akranlarla ya da kardeşlerle çocuğun başarısı veya başarısızlığı kıyaslanmadığında daha olumludur. Hiç kimse performansının başkalarıyla kıyaslanmasını istemez. Bir annenin, babanın yeterliliğinin çocuk tarafından başka bir anne baba ile kıyaslanması oldukça üzücüdür. Aynı şekilde çocuğun başarısının başka bir çocukla kıyaslanması da bir o kadar üzücüdür.

Aileler kimi zaman bunu çocuğu hırslandırmak, harekete geçirmek için uygulayabilmektedir. Ancak her çocuk ve hatta hiçbir çocuk bu şekilde motive olmamaktadır. Aileler bir kıyas yapacaksa kıyas çocuğun geçmiş başarı ya da başarısızlıkları üzerinden yapılmalıdır.

“Geçen dönem bu dersin daha düşüktü, bu dönem notunu epey yükseltmişsin. Emeğinin karşılığını alman beni çok mutlu etti.” Gibi övgüyü de içeren çocuğun geçmiş başarısızlığı ile bugünkü başarısını kıyaslama yapılabilir. Veya “Matematiğin geçen dönem daha iyiydi, bu dönem notun düşmüş. Bu düşüşü bekliyor muydun? Sence sorun ne? Zorlandığın ve bizim yardımcı olabileceğimiz bir şey var mı?” gibi yardım talebini de içeren bir kıyaslama yapılabilir.

Çocuğun Hedef Belirlemesine Destek Olunmalıdır

Okul başarısında ailenin rolü çocuğun erken dönemde bilinçli ve doğru hedef planlaması yapabilmesine destek olmayı da kapsamaktadır. Hedef belirleme okul başarısını etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Hedefler ne kadar erken dönemde ve stratejik şekilde planlanırsa o kadar başarıya katkı sağlamaktadır. Hedef belirlerken çocuğun ilgileri, becerileri, karakteri, potansiyeli ve performansı göz önünde bulundurulmalıdır.

Hedef belirleme çok yönlü değerlendirme yapabilmeyi, geçmişe, bugüne ve geleceğe aynı anda bakabilmeyi gerektirir. İyi bir hedef uzun vadede geleceği olan bir hedef olmalıdır. Hedef belirlemede profesyonel destek almak veya çocuğa doğru rehberlik sunabilmek gerekir. Bu noktada da ailenin maddi ve manevi rolü daha önemli hale gelmektedir.

Aile Çocuğa Doğru Rol Model Olabilmelidir

Okul başarısında ailenin rolü diğer pek çok konuda olduğu gibi çocuğa doğru rol model sunabilmeyi gerektirir. Çocuğun başarılı olması için ailenin de başarılı olması şart değildir. Ancak aile çocuğa başarı noktasında rol model olmak için sorumluluk alma, disiplinli çalışma, zamanı yönetme gibi konularda model olabilmelidir.

Ebeveynlerin kendi mesleklerine, iş ve sorumluluklarına duyduğu saygı, gösterdiği özen çocuğa örnek teşkil eder. Çünkü çocuğun mesleği de öğrenciliktir ve bu mesleği icra ederken ebeveynlerini örnek alabilir. Zamanı verimli kullanan, işlerini zamanında yetiştiren, işine özenle giden ebeveyn çocuğunun başarısına katkı sağlar.

Aile Eğitim Hayatı Kadar Çocuğun İlgilerine ve Arkadaşlıklarına da Zaman Ayırmalıdır

Okul başarısında ailenin rolü sadece akademik faktörlerle sınırlı değildir. Çocuğun başarılı olabilmesi için okul dışı faaliyetlere, ilgi alanlarına ve sosyal aktivitelere zaman ayırması gerekir. Bunun en büyük nedeni çocuğun deşarj olabilmesi ve akademik yaşam dışında da kendini geliştirebilmesidir. İyi bir kariyer için üstün okul başarısı ve diploma notu yeterli değildir.

Çocuğun kariyerinde başarıyla ilerleyebilmesi için sosyal becerilerini geliştirmesi, network oluşturması ve ilgi alanlarına da yön vermesi gerekir. Aile çocuğun eğitim dışındaki bu ihtiyaçlarına da maddi ve manevi destek sunabilmesi gerekir. Çocuğun ilgi ve beceri alanlarını keşfetmesine destek olunmalıdır. Gerekirse bu konuda da profesyonel destek alınabilir.

Çocuğun zamanının önemli bir bölümünü geçirdiği arkadaşlarının da aile tarafından tanınması gerekir. Çocuklar için ailelerinin arkadaşları tarafından sevilmesi arkadaşların da aile tarafından onaylanması önemlidir.

Okul Başarısında Ailenin Rolü İş birliğine Açık Olmayı Gerektirmektedir

Okul başarısında ailenin rolü öğretmen, okul yönetimi ve rehberlik birimiyle de iş birliği içerisinde olmayı gerektirir. Okul çocuğun en çok zaman geçirdiği ev dışı alandır. Burada çocuk aile bireyleri dışında profesyonel kişiler tarafından görülmekte ve değerlendirilmektedir. Çoğu zaman ailenin farkında olmadığı gelişim alanları, güçlü yönler öğretmenler tarafından fark edilmektedir.

Rehberlik birimi ile iş birliği özellikle çocuğun kariyer gelişimi ve hedef belirleme noktasında önemli hale gelmektedir. Akran zorbalığı, akademik başarısızlık nedenleri, sınav kaygısı, ergenlik sorunları noktasında da rehberlik birimi destek vermektedir. Ailenin okulla iletişim halinde olması okulunda çocukla ilgili farkındalığının artmasını sağlamaktadır. Okul çocuğun başarıları kadar başarısızlıkları ve desteklenmesi gereken yönleri noktasında da aileye bilgi sunmaktadır.

Aba psikoloji de uyguladığımız IQ, EQ, dikkat, algı, yetenek ve kişilik testleriyle danışanlarımızın potansiyellerini keşfediyoruz. Kullandığımız alternatif psikoterapi yöntemleriyle danışanlarımızın hayat kalitesini artırmayı hedefliyoruz.

Okul başarısında ailenin rolü kadar doğru kariyer planlaması yapmanın da önemli olduğuna inanıyoruz. Danışanlarımıza stratejik yetenek yönetimi ile kariyer planlaması yapıyoruz. Detaylı bilgi almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz. İçeriklerimizi takip etmek için Blog yazılarımızı ve YouTube kanalımızı takip edebilirsiniz.

 

Read More

Mahremiyet eğitimi çocuğa verilmesi gereken en temel eğitimlerden biridir. Bu eğitim çocuğun kendini nasıl ve neden koruması gerektiğini öğrenmesi için oldukça önemlidir. Aileler çoğunlukla çocuklara mahremiyet eğitimi vermekte zorlanmakta veya bunun için erken olduğunu düşünmektedir. Cinsellikle ilgili sorular cevaplanırken aileler sessiz kalma, konuyu değiştirme veya jest ve mimiklerle çocuğa “yanlış bir soru sordum” duygusunu yaşatmaktadır.

Oysa taciz, istismar ve benzeri çocuklarımızın asla karşılaşmasını istemeyeceğimiz durumlardan çocuklarımızı koruyabilmenin ilk yolu onlara eğitim vermektir. Çocuk alacağı mahremiyet eğitimi ile vücudunun özel bölgelerini öğrenecektir. Çocuk eğitim sonrası vücudunu nasıl koruyacağını, tehlikelerle nasıl başa çıkacağını öğrenebilecektir. Ebeveynlerinden bu eğitimi almak çocuğa aynı zamanda bir tehditle karşılaştığında huzursuz olduğu bu duygusu tanımasını sağlayacaktır.

Çocuklar olumsuz duyguları, rahatsız edici bakış ve dokunuşları, ses tonunu kısaca tehdit ve tehlike ifade eden mesajları kolayca tanır. Ancak aile içerisinde, güven alanında yaşamını sürdüren çocuk eğitim almaksızın dış dünyaya açıldığında fark ettiği bu olumsuz duyguları isimlendirmekte zorlanır. Çocuk kendisine zarar vereni sevmez, onu gördüğünde huzursuzluk gösterir. Ama bu duygunun nedenlerini anlatmakta güçlük çeker.

Ailenin vereceği mahremiyet eğitimi çocuğa bu duyguları nasıl ifade edeceğini de öğretir. Ailenin paylaştığı bu bilgiler bir tehditle karşılaştığında da ailesine güvenle her şeyi anlatabileceğini çocuğa hissettirir.

Mahremiyet Eğitimi Nedir?

Mahremiyet eğitimi çocuğun kendine ve diğerlerine yönelik özel alan farkındalığı kazanmasını sağlayan bir eğitim sürecidir. Mahremiyet eğitimi yalnızca çocuğun vücuduna ait özel bölgeleri kapsamamaktadır. Çocuğun eşyaları, fotoğrafları, duygu ve düşünceleri gibi ona ait olan ve başkalarıyla paylaşmak istemediği şeylerde çocuğun mahremidir.

Aynı şekilde çocuk bu eğitim içerisinde kendisi gibi diğerlerinin de mahremi olduğunu öğrenir. Dolayısıyla çocuk kendi mahremine saygı beklerken başkalarının da mahremine saygı göstermeyi öğrenir. Çocuk bu eğitimle istemediği her dokunuşa ve talebe hayır diyebilme özgürlüğüne sahip olduğunu öğrenir. Kendini nasıl koruyacağını, tehlike hissettiğinde ne yapması gerektiği de çocuğa bu eğitimde anlatılır. Mahremiyet eğitimi mutlaka ilk olarak ailede verilmelidir.

Eğitimi hangi ebeveynin vereceği önemli değildir. Ancak eğitim öncesi veya sonrası çocuğun ebeveynine yönelttiği bir soru varsa bu soru sorulan kişi tarafından yanıtlanmalıdır. Mahremiyet eğitimi cinsellik eğitimini de içerdiği için kızlara annenin, erkeklere babanın eğitim vermesi daha sık karşılaşılan bir durumdur. Ancak gerekmesi halinde bu rollerde de değişiklik yapılabilir.

Çocuğa eğitimin bir kez verilmesi yeterli değildir. Belirli aralıklarla eğitim tekrar edilmelidir.

Mahremiyet Eğitimi Ne Zaman Verilmelidir?

Mahremiyet eğitimi 0-6 yaş aralığında aile içerisinde edinilen bir eğitim olsa da temel olarak eğitim 3 yaş ve sonrasında verilmeye başlanmaktadır. Ancak eğitim ergenlik dönemine kadar devam etmelidir. Bunun en büyük nedeni fiziksel ve bilişsel olarak değişen ve gelişen çocuğun bilgi ihtiyacı her dönemde artacaktır. Soruların kapsamı genişleyecek, çocuğun daha fazla detay öğrenme ihtiyacı artacaktır.

Aile bu dönemde çocuğa yaşıyla uyumlu cevaplar verebilmelidir. Cinselliği konuşmakta zorlanan aileler çocuğu geri çevirmemeli sorularına yönelik biraz zaman isteyip hazır olduğunda çocukla konuşulmalıdır. Aile çocuğa bilgi verirken bilimsel ve gerçeğe dayalı bilgilerden faydalanmalıdır.

Şehir efsaneleri, yanlış ve abartılı bilgiler çocuğun cinselliği yanlış öğrenmesine, korkmasına neden olabilmektedir. Ayrıca çocuk ailenin verdiği bilgilerin yanlış olduğunu öğrendiğinde aileye karşı da bu konuda güvensizlik geliştirmektedir. Ailenin yetersiz veya hatalı bilgi paylaşması çocuğun/ gencin bilgi edinmek için başka kişi veya kaynaklara yönelmesine neden olmaktadır.

Çocuklarda mahremiyet eğitimi çoğunlukla cinselliğe yönelik sorular sorulmaya başladığında verilmektedir. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken çocuğun ne sıklıkla temel bakım verenden uzakta başkalarının bakımında kaldığıdır.

Çocuk özellikle tuvalet eğitimi için hazır oluş belirtileri gösterdiğinde mahremiyet eğitimine de hazır hale gelmektedir. Örneğin kakası gelen çocuk perdenin arkasına, koltuğun yanına çömelerek kakasını bezine yapabilir. Bu çocuğun kendini saklama ihtiyacı duyduğunun bir göstergesidir. Bu çocuğa alışık olmadığı başka bir kişinin öz bakım sağlaması çocuğu rahatsız edebilir.

Çocuğun Öz bakımıyla Olabildiğince Az kişi İlgilenmelidir

Dolayısıyla çocuğun mümkünse bebeklikten itibaren öz bakımıyla az sayıda ve belirli kişilerin ilgilenmesi gerekir. Çocuğun altı her yerde herkes içerisinde değiştirilmemelidir. “O daha küçük bir şey anlamaz.” Diye düşünülmemelidir.

3 yaş mahremiyet eğitiminin uygulamalı ve sözel şekilde açıkça verildiği dönem olsa da mahremiyet bilinci çok daha erken dönemde gelişmektedir. Dolayısıyla çocuğun altı değişirken bakım veren mümkünse yalnız ilgilenmeli ve özel, korunaklı bir alanda değişim gerçekleştirilmelidir. Çocuk bezi bırakacaksa çocuğun tuvalet ihtiyacı yine belirli kişi ya da az sayıda kişiler tarafından karşılanmalıdır. Temizlik sırasında çocuktan izin istenmelidir.

Çocuğa özel bölgesine ne sebeple dokunulduğu bakım veren tarafından anlatılmalıdır. Temizlik sırasında sert tavırlar uygulanmamalıdır. Yıkanırken ya da tuvalet sonrası temizlik yaparken mümkün olduğunca çocuğun özel bölgelerine bakılmamalıdır. Çocuğu irite edecek şekilde temizlik yapılmamalıdır. Hazır olan çocuğa mutlaka kendini nasıl temizleyebileceği gözetim eşliğinde öğretilmelidir. Özellikle çocuk okul öncesi eğitime başlayacaksa kendini nasıl temizleyebileceği çocuğa öğretilmelidir.

Çocuğa öğretmenine güvenebileceği, zor durumda kaldığında öğretmeninden de yardım isteyebileceği anlatılmalıdır. Ancak çocuğun birincil eğitmeni dışında tanımadığı farklı birinin temizliğe yardım etmesine müsaade edilmemelidir. Çocuğun özel alanlarına yönelik lakap takılmamalıdır. Sevgi sözcükleri kullanılmamalıdır. Yüceltme ya da küçümseme içeren sıfatlar kullanılmamalıdır.

Çocuğumun Mahremiyet Eğitimine Hazır Olduğunu Nasıl Anlarım?

Çocuğunuz 2 yaş itibariyle bedenine yönelen ilgisiyle beraber size daha fazla eğitime hazır oluş belirtisi verecektir. Okul öncesi eğitime başlayan veya tuvalet eğitimi alan çocuklarda mahremiyet eğitimi çocuğun anlayacağı şekilde daha erkene çekilebilir. 3 yaş itibariyle mahremiyet bilincinin kazanılması çok daha önemli hale gelir. 4-5 yaşlarında çocuğun aileye yönelteceği cinsellik temelli soruların sıklığı ve sayısı artacaktır.

3,5-4 yaş dolaylarında çocuk özellikle diğer çocuklarla bir araya geldikçe kız- erkek bedenindeki farklılıkları görür. Kendi bedenine ve yetişkinlerin bedenine dokunmak ister. Banyodan sonra giyinmeyi geciktirmeye çalışır, evde kıyafetlerini çıkarıp çıplak kalmak ister. Özel bölgelerini merak eder ve başkalarına göstermek isteyebilir. Gelecek tepkileri merak eder. Doluyken tuvalete girmek ve ebeveynini tuvaletini yaparken görmek ister. Birlikte yıkanmak, yıkanırken ebeveynini görmek ister.

Çocuk “Ben nereden geldim?”, “kardeşim nereden geldi?” gibi sorularla doğuma yönelik bilgi almak ister. Dudaktan öpmek isteyebilir. Evlenmek isteyebilir, karı-koca olma gibi oyunlar oynayabilir. Oyun oynarken kendi cinsiyetindekilerle oynamak ister, karşı cinsi görmezden gelebilir ya da oyununda istemeyebilir. Tuvaletini yaparken henüz tuvalet eğitimi almadıysa bir yerlere saklanabilir. Yabancılardan bedenini sakınabilir. Tanımadığı insanlardan gizlenme ihtiyacı duyabilir.

Mahremiyet Eğitimi Nasıl Verilmelidir?

Çocuğun mahremiyet bilinci kendi bedenini fark etmeye, bedenine dokunmaya ve merak etmeye başladığında doğar. Bu dönemde çocuk kendi cinsel organı ile karşı cinsten bir arkadaşının, kardeşinin cinsel organının neden farklı olduğunu sorabilir. Çocuk “Ben nereden geldim?”, “Kardeşim nasıl oldu?”, “senin neden memen var, babamın neden yok?”, “Babamın neden sakalı var?” gibi farklılıklara yönelik sorular sorabilir.

Çocuğun soruları soruyu sorduğu ebeveyn tarafından yanıtlanmalıdır. Sorular yanıtlanırken “Ayıp!, sen daha küçüksün, sonra sorarsın bunları.” Gibi çocuğu utandıracak ve geri çekilmesine neden olacak tepkilerden kaçınılmalıdır.

Ebeveyn soruyu nasıl cevaplayacağını bilmiyor olabilir. Bu durumda çocuğa açık şekilde “bu sorunun cevabını senin anlayabileceğin şekilde nasıl açıklayabilirim şu an bilmiyorum. Biraz düşünüp/araştırıp seninle yarın paylaşacağım.” Gibi net ve gerçek bir bilgi verilmelidir. Çocuğa söz verilen sürede mutlaka açıklama yapılmalıdır.

Mahremiyet Bilinci Kazandırılırken Çocuğa Doğru Rol Model Olunabilmelidir

Mahremiyet eğitimi vermeden önce çocuğa mutlaka doğru rol model sunulmalıdır. Çocuk aileyi banyoda, tuvalette izlememeli, ebeveynler çocuğun yanında giyinip soyunmamalıdır. Çocuğa kapalı kapıları izinsiz açmaması mutlaka kapıyı çalıp müsaade beklemesi gerektiği öğretilmelidir. Aynı şekilde çocuğun kendi mahrem alanına, odasına girerken de saygı gösterilmelidir. Odanın kapısı açık dahi olsa aile içeriye girmeden önce kapıyı tıklatıp girebilir miyim diye sormalıdır.

Öpmek ve öpülmek de çocuğun istek ve izniyle olmalıdır. Çocuğa “hadi amcanı, teyzeni öp” veya “hadi izin ver de öpsünler seni” gibi baskı yapılmamalıdır. Çocuk bir başkasını öpmek istiyorsa kendi rızası ve isteğiyle öpmelidir. Aynı şekilde aile bireyleri dahil olmak üzere çocuk öpülürken çocuktan izin istenmelidir. Çocuk çocuğun hoşlanmadığı şekillerde sevilmemeli, öpülmemelidir.

Çocuk çıplaklığı merak ettiğinde artık ev içi kılık kıyafetlere de dikkat edilmelidir. Çocuğun evde çıplak veya iç çamaşırı ile dolaşmasına müsaade edilmemelidir. Anne baba gibi çocuğunda evde giyim kurallarına uyması sağlanmalıdır.

Çocuklar özel bölgelerini kimlerin görebileceği noktasında da bilgilendirilmelidir. “Anne-babadan başka kimseye gösterme!” denildiğinde çocuk doktoruna ya da üzerine kaçırdığında öğretmenine de müsaade etmeyecektir. Çocuğa özel bölgelerinin nereleri olduğu anlatılmalıdır. Bunu yaparken resimlerden, oyuncak bebeklerden faydalanılabilir. Ancak aile kendi üzerinde ve çocuğun üzerinde göstermemelidir. Bu kapsamda yazılmış kitaplardan, videolardan da faydalanılabilir.

Çocuğa bu özel bölgelere anne-baba, doktor ve öğretmeninden başkasının dokunmaması ve görmemesi gerektiği anlatılmalıdır. Çocuğun bakımıyla doğrudan ilgilenen anne-baba dışında bir yakın varsa o kişi de bu listeye katılmalıdır. Çocuğa hoşlanmadığı bir dokunuşta, öpüşte ‘’HAYIR’’ istemiyorum demesi öğretilmelidir.

Ebeveynler Çocuğa Mahremiyet Eğitimi Vermeden Önce Kendileri Eğitimden Geçmelidir

Mahremiyet eğitimi vermek pek çok ebeveyn için zorlu bir deneyim olabilmektedir. Kendi ailesiyle böyle deneyimleri olmamış bireylerde cinselliği konuşmak bir tabu haline gelebilmektedir. Ayrıca aileler çocuklarını koruyup sakındıkları güvencesiyle eğitim vermeye gerek olmadığını düşünebilmektedir. Oysa ev içinde ne kadar koruduğumuzu düşünsek de çocuk bir süre sonra zamanının büyük çoğunluğunu ev dışında geçirecektir.

Kabul edilmesi kolay olmasa da istismar en çok en beklenmeyen kişilerden gelmektedir. Dolayısıyla eğitimin önemi, zamanı ve sıklığı asla ihmal edilmemelidir.

Çocuklar aileler tarafından dudaktan öpülebilmektedir. Ancak özellikle mahremiyet eğitimi verilmeye çalışılan bir süreçte çocuğun dudaktan öpülmesi çocukta karmaşa yaratabilmektedir. Çocuğa, sevgi göstermenin pek çok farklı ve güzel yolu olduğu öğretilmelidir. Anne babası tarafından dudağından öpülen çocuk, başkasının da kendisini dudaktan öpmesinde bir sakınca görmeyebilir.

Çocuklar yaşıtları ile cinsel içerikli oyunlar oynayabilmektedir. Burada aileler çoğunlukla endişe duymaktadır. Ancak çocuğun bu davranışı merakını giderme odaklıdır. Aile tedirgin olmamalı ancak çocuğun zarar vermeyeceği ya da zarar görmeyeceği şekilde davranabilmesi için de gözlem yapılmalıdır.

Çocuklar size bu dönemde pek çok soru sorabilir. Ancak bu sorulara yanıt vermeden önce çocuğun neyi ne kadar bildiği de öğrenilmelidir. Bu konuda sen ne düşünüyorsun/ ne biliyorsun? Gibi onun fikir ve bilgisini almaya yönelik sorular yöneltilebilir.

Mahremiyet eğitimi oldukça önemli olan, her çocuğun bilmesi gereken bir eğitimdir. Bu eğitimi verebilmek ve çocuğa doğru model oluşturabilmek için her ailenin de bilgi sahibi olması gerekir. Aba Psikoloji olarak cinsellik, mahremiyet, tuvalet eğitimi gibi çocuğun benliğini etkileyen konularda danışanlarımıza destek sunmaktayız. Detaylı bilgi için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Read More

2 Yaş sendromu ailelerin endişe duyduğu bir dönem olsa da aslında çocuğun sağlıklı geliştiğinin göstergesidir. Bir diğer bilinen adıyla “terrible two” çoğunlukla bir sorun gibi algılanır. Aileler bu sorunu çözmek üzere farklı yollar denerler. Kimisi çocuğun davranışlarını görmezden gelirken kimisi bastırarak ya da cezalandırarak önüne geçmeye çalışır. Bu dönemde çocuk “ben de bu dünyada varım, benim de duygularım, düşüncelerim, arzularım var” demektedir.

Çocuğun benlik geliştirme mücadelesi aile tarafından ne kadar yapıcı yürütülürse dönemin negatif etkileri o kadar az yaşanmaktadır. Ailenin çocukla çatıştığı, güç gösterisine girdiği veya çocuğu baskıladığı durumlarda çocuğun benlik gelişimi yara almaktadır. 2 yaş sendromu literatürde ilk ergenlik dönemi olarak da geçmektedir. Bu dönemi çocuğun ve ailenin nasıl geçireceğine bağlı olarak ergenlik döneminde de benzer süreçler yaşanabilmektedir.

2 Yaş Sendromu Nedir?

18-36 aylar arasında görülen terrible two, çocuğun benlik gelişimi mücadelesinin duygusal, davranışsal ve tepkisel sonuçlarıdır. İki yaş ile beraber çocuk temel bakım veren ebeveyninden adım adım ayrılmış ve kendine daha yetebilir hale gelmiştir. Bu dönemde çocuk desteksiz yürüyebilir. Kullandığı kelimeler ve kurduğu cümlelerle duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını ifade edebilir. Fırsat verildiğinde sorumluluk alabilir, seçimler yapabilir.

Kendi başına yemeğini yiyebilir, basit kıyafetleri giyip çıkartabilir. Oyuncaklarını, odasını toplayabilir. Kıyafetlerini, yiyeceği yemeği, oynayacağı oyuncağı, okunacak kitabı seçebilir. Bu dönemde çocuk büyüdüğünün ve ebeveynlerine benzeyen ama onlardan ayrı bir birey olduğunu fark eder. Ailenin çizdiği sınırları genişletmek, iletişim ve etkileşim ağını büyütmek ister. Artık mevcut kurallar ve sınırlar onun için yeterli değildir. Kuralların esnemesini ve değişmesini ister.

2 yaş sendromu belirtileri gösteren çocuk aileyi sık sık sınar. Nereye kadar davranışlarının tolere edilebildiğini görmek ister.

2 Yaş Sendromu Hangi Belirtilerle Kendini Gösterir?

  • Çocuğunuz sıklıkla net ve keskin bir ses tonuyla “Hayır”, “İstemiyorum” gibi tercihlerini belirtmeye başladıysa,
  • Kolayca öfkeleniyor ve hırçınlık yapıyorsa,
  • Bir an onu çok mutlu eden bir şey başka bir an sinirlenme nedeni oluyorsa,
  • Tutturma, inatlaşma davranışları varsa,
  • Ağlama krizlerine, öfke nöbetlerine yakalanıyorsa,
  • Kendine, eşyalara ya da size vurma, zarar verme girişimleri varsa,
  • Dinlenmediğinde ya da hemen anlaşılmadığında size sinirleniyor, büyük tepkiler veriyorsa,
  • Herkese kendi istediklerini yaptırmaya çalışıyor, otorite uyguluyorsa,
  • Kıyafetlerini giymek, seçmek krize dönüşüyorsa,
  • Yemek öğünlerinde çatışmalar yaşıyorsanız,
  • Bencil ve dürtüsel davranışlar görülebilir,
  • Eşyalarını paylaşmak istemez, kendi onayı dışında eşyalarına dokunulmasını istemez,
  • Öfkelendiğinde kendini yerden yere atma, duvarlara eşyalara vurma, oyuncaklarını fırlatma davranışları görülebilir,
  • Aşırı hareketlilik ve hızlı duygu geçişleri varsa çocuğunuzda 2 yaş sendromu belirtilerini görmektesiniz demektir.

Bu belirtiler çocuğunuza gösterdiğiniz ebeveyn tutumu, ilgi ve iletişim şekline göre farklılık gösterecektir. Bu nedenle bu önemli dönemin sağlıklı atlatılabilmesi için ailenin nelere dikkat etmesi gerektiğini öğrenmesi gerekir.

2 Yaş Sendromu Neden Yaşanıyor?

Çocukta görülen bu belirtiler aile tarafından çoğunlukla hoş karşılanmamaktadır. Çevrenin de tavrı, tutumu ve olumsuz görüş bildirmesi ailenin üzerindeki baskıyı artırabilmektedir. Dolayısıyla aile bu dönemde çocuğu şımarıklık, yaramazlık gibi olumsuz sıfatlarla etkileyebilmektedir. Ancak bu dönemde çocuğun göstermiş olduğu belirtiler çocuğun sağlıklı gelişim gösterdiğinin belirtileridir. Bu dönem, çocuk duygusal, bilişsel ve gelişimsel olarak yaşını karşılıyor, yaşının gerektirdiklerini yaşıyor olarak değerlendirilmelidir.

“Başkalarının çocuğu ne kadar uyumlu?”, “Bak Onların çocuğu hiç böyle şeyler yapıyor mu?”, “Sen yap böyle yap hep üz bizi!”, “Tamam madem öyle daha da konuşma benimle.” gibi etiketlemeler, duygusal cezalar veya kıyaslamalar yapılmamalıdır. Her çocuk 2 yaş sendromu belirtilerini aynı dönemde göstermez. Bir çocukta belirtiler daha erken başlarken diğerinde daha geç görülebilir.

2 yaş belirtilerinin hiç görülmemiş olması ise bir problemin habercisi olarak düşünülebilir. Fazla bastırılan, korkutulan, göz ardı edilen, fiziksel, duygusal veya sözel şiddet gören çocuklarda belirti görülmeyebilir. Çocuk ailede kendini güvende hissettiği sürece benlik mücadelesini sergileyebilecektir. Çünkü çocuklar da dahil olmak üzere hepimizin önemli yaşam geçişlerinde güç alabileceğimiz desteklere ve güvene ihtiyacımız olur.

Çocuk bu dönemde aşırı davranışlar gösterebilir, duygularını yoğun yaşayabilir ve hatalar yapabilir. Çocuğun bunları yapabilmesi için koşulsuz sevgiye, kabule ve güven alanına ihtiyacı olacaktır.

Davranışları karşısında mücadele edebileceğinden daha büyük bir güç ile karşılaşan çocuk geri çekilir. Böyle bir durumda çocuk ailede bulamadığı kabulü başkalarında da bulamayacağını kabul eder. Böyle bir ortamda çocukta özgüven eksikliği, pasif agresif tavırlar gelişir. Çocukta öz değer ve özsaygı gelişmez.

Aile 2 Yaş Sendromu Sürecinde Çocuğa Nasıl Yaklaşmalı?

Aileler için bu dönem oldukça zorlu ve yıpratıcı olabilmektedir. Aile çocuğun alışık olmadıkları davranışları karşısında çaresiz kalabilmektedir. Çaresizlik duygusu ile ailenin de kontrolü kaybettiği ve çocuğun davranışlarına eşlik ettiği görülebilmektedir. Ancak çocuk bu dönemde her ne yapıyorsa yapsın karşısında duygularına hakim olabilen, kendinden emin bir ebeveyn görmek ister.

Ailenin çocukla beraber öfkelenmesi, kızması, sesini yükseltmesi veya çocuğa ceza verilmesi çocuğun rahatlamasının önüne geçecektir. Çocuk ailenin tutumu karşısında ya daha çok sinirlenecek ya da pes edip geri çekilecektir. Öfkesini doğal yolla ifade edemeyen, olumsuz tepki gören çocukta pasif agresif davranışlar gelişmektedir. Bu davranışlar ise bir ömür boyu bireyin olumsuz duygularını ifade biçimi halini alabilir.

Aile Çocuğa Güvenli Liman Olabilmelidir

Aile bu dönemde çocuk için şefkatli ve güvenli bir liman olabilmelidir. 2 yaş sendromu adeta bir fırtına dönemidir. Çocuk bu fırtınalarda yorgun düşer, dinlenecek bir liman arar. Çocuk öfkelendiğinde aile ona öfkesini boşaltması için alan tanımalıdır. Ancak çocuk öfke anında yalnız bırakılmamalıdır. Odanın bir köşesinde ebeveyn mutlaka çocuğun fark edeceği bir noktada olmalıdır. Çocuğun boyuna inilip, göz kontağı kurarak konuşulmalıdır.

“Şu an öfkelisin ve ben sen sakinleşene kadar burada bekleyeceğim. İstediğin zaman sana sarılmak ve seni dinlemek için ben buradayım” mesajı çocuğa verilmelidir. Çocuk ailenin koşulsuz kabulünü ve sevgisini gördüğünde çok daha kolay sakinleşmekte ve aileyi kucaklayabilmektedir.

Çocuğa Seçim Hakkı Sunulmalıdır

Bu dönemde çocuğun benlik gelişimine saygı duymak gerekir. Bu saygının önemli bir belirtisi de çocuğa seçim hakkı sunulmasıdır. Çocuğun yerine karar vermek yerine artık kendi seçimlerini yapabileceği konularla ilgili tercih ona bırakılmalıdır. “Bu hiç olur mu?”, “bırak ben seçeceğim.” Gibi çocuğu yargılamak ya da engellemek yerine iki üç seçenek arasında seçim yapması desteklenmelidir. Dolayısıyla çocuk için uygun olan seçenekler aile tarafından belirlenmeli ancak seçenekler içerisinden tercih çocuğa bırakılmalıdır.

Çocuğa Güç Gösterisinde Bulunulmamalıdır

Bu dönemde ailelerin olumsuz duygusal tepkilerden uzak durması ve kimin otorite olduğunu göstermeye çalışmaması gerekir. Çocuğun kendisinden her anlamda çok daha güçlü olan ebeveyniyle mücadele etmesi mümkün değildir. Çocuk bunun zaten farkındadır. Ailenin bunu somut şekilde çocuğa göstermeye çalışması çocuğun benlik değerini düşürecektir.

Aile Çocuğun Davranış ve İstekleri Karşısında Tutarlı Olmalı

2 yaş sendromu belirtileri gösteren çocuğun hala belirli sınırlara ihtiyacı bulunmaktadır. Dolayısıyla çocuğun ihtiyacı sınırsızlık değil sınırların sadece gerektiği kadar genişletilmesidir. Aynı şekilde çocuk duygusal dengesini koruyabilmesi ailenin tutarlı olmasına ihtiyaç duymaktadır. Bir şeye annenin verdiği cevap hayır ise babanın cevabı da hayır olmalıdır. Cevabı Hayır olan bir durum çocuğun ağlamasına göre Evet’e çevrilmemelidir.

Çocuk için bu tutarsızlık ilk başlarda hoşa giden bir durum olabilir. Çocuk bunu koz olarak kullanabilir. Ancak uzun vadede tutarsızlık hem çocuk hem de aile için risklidir. Anne ve baba kendi içlerindeki tutarsızlıkları çocuğun olmadığı bir yerde konuşmalı, ortak karara vardıktan sonra çocuğa karar sunulmalıdır.

2 Yaş Sendromu Yaşayan Çocuğa Suçlayıcı Dil Kullanılmamalıdır

Çocukla konuşurken davranışlarına yönelik suçlayıcı dil kullanılmamalıdır. “Sen yaramazsın, sürekli beni üzüyorsun.” Gibi suçlayıcı bir dil yerine “bu davranışın beni üzüyor. Birbirimizi üzmeden de konuşabiliriz/oynayabiliriz.” Gibi çocuğun davranışına yapıcı önerilerle gidilmelidir. Küsme, öfkelenme, cezalandırma, suçlama, kıyaslama yapılmamalıdır.

Aile ve çocuk kaliteli zaman geçirmelidir. Çocuğun ilgilerine, yaşına ve becerilerine uygun kitaplar, oyuncak ve oyunlar seçilmelidir. Bu oyunlardaki roller, taklitlerle çocuğa doğru ve yanlış davranışlar oyun yoluyla anlatılmalıdır. Çocuğun kişisel gelişimini desteklemek ve olası krizleri engellemek adına, ona kendi başına başarabileceği görevler verilmelidir. Bu dönemde çocuğun sosyal becerileri desteklenmeli, özgüven inşa etmesine destek olunmalıdır.

Çocuğun başarılı girişimleri desteklenmeli başarısızlıklarında ise nasıl daha iyisini yapabileceği üzerine eğilmesi öğretilmelidir. Çocuk başarmak kadar başarısızlığında olağan olduğunu öğrenmelidir.

Fiziksel Egzersizin ve Suyun Rahatlatıcı Gücünden Faydalanılmalı

2 yaş sendromu çocuğun enerjisini daha fazla boşaltmaya ihtiyaç duyduğu dönemdir. Bu dönemde çocuk olumsuz duygu ve düşüncelerini fiziksel aktivitelerle boşaltabilmelidir. Çocuk doğayla iç içe olabileceği, çimlere basabileceği, koşup oynayabileceği güvenli alanlara çıkarılmalıdır. Kumla oynamak ve su aktiviteleri de çocukların negatif enerjiyi boşaltmasına yardımcı olmaktadır.

Özellikle su ile oynamak, düzenli duş almak ve mümkünse yüzmek çocukların rahatlamasında etkilidir. Suyun dinginleştiren, iyileştiren gücü bu dönemde sıklıkla kullanılmalıdır.

İnatlaşmalarla Başa Çıkmak İçin Çocuğun Dikkati Farklı Yöne Çekilmelidir

Ailelerin en çok zorlandığı konulardan biri de tutturmalar ve inatlaşmalardır. Çocuğun ısrarla hayır demesi, diretmesi veya inatlaşması aileleri çoğu durumda zor durumda bırakmaktadır. Yapmayı ısrarla reddettiği konularda çocukla inatlaşmak yerine dikkatini farklı bir yöne çekilmelidir. Etraftaki bir nesneye, sevdiği bir oyuncağına dikkatini yönlendirmek, ilgisini çekecek farklı bir konudan bahsetmek işe yaramaktadır. Çocuk sakinleştikten sonra tekrar aynı konuya dönülebilir.

2 Yaş Sendromu Belirtileri Yoğunsa Aileler Bu Konulara Dikkat Etmeli

2 yaş sendromu her ne kadar doğal bir gelişim süreci olsa da tıpkı ergenlik gibi sancılı bir dönemdir. Bu dönem hem aile hem de çocuk için yeni bir deneyimdir; farklı ve yoğun yaşanan bir süreçtir. Dolayısıyla bu dönemde çocuğun duygusal, bilişsel ve fiziksel olarak karmaşa yaşayacağı bir dönem olmamalıdır.

2 yaş dönemi aynı zamanda çocuklara çoğunlukla tuvalet eğitimi verilmeye çalışılan bir dönemdir. Ancak tuvalet eğitimi başlı başlına farklı bir gelişim sürecidir. Çocuğun benlik mücadelesi içerisinde tuvalet eğitimini alması onu duygusal, fiziksel ve bilişsel açıdan zorlayacaktır. Ebeveynle inatlaşmalar, tuvaletini tutma ve bırakma kozunu aileyi cezalandırma olarak kullanmalar görülebilir. 2 yaş sendromu yoğun yaşanıyorsa belirtiler hafiflemeden çocuğa tuvalet eğitimi başlatılmamalıdır.

Başlama gerekliliği söz konusu ise mutlaka öncesinde bir çocuk psikoloğundan destek alınmalıdır. 2 yaş sendromunun yoğun yaşandığı dönemlerde memeden kesmek, tuvalet eğitimi vermek zorlaşmaktadır. Okula başlatmak da yoğun belirtilerin olduğu dönemde zorlaşabilmektedir. Çocuk okula gitmeyi bir cezalandırma olarak değerlendirebilmektedir. Yine bu dönemde okula başlatılması gerekiyorsa aile mutlaka destek almalıdır.

Kardeş sahibi olmak, anne-babanın boşanması gibi çocuğun dünyasında değişikliklerin yaşanması da çocuğu bu dönemde zorlamaktadır. Aynı şekilde çocukta yoğun 2 yaş sendromu belirtileri gözleniyorsa aile sürecin daha rahat geçmesi için destek almalıdır. Aba psikoloji olarak bu dönemde karşılaşabileceğiniz tüm sorun ve sorularınız için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

 

Read More

Arkadaş seçimi çocukluktan başlayarak bireyin karakter gelişiminde, akademik başarısında, sosyal yaşamında ve kariyerinde rol oynar. Arkadaşlık ilişkileriyle birey iletişim becerisini geliştirir, sosyal beceriler edinir, uyum gösterir, paylaşmayı öğrenir. Arkadaşlık sayesinde birey herkesin aynı olmadığını, kişiler arasında farklar olduğunu öğrenir. Bu farklılıklar karakteristik, kültürel, ailevi, ekonomik, bilişsel ve duygusal yönlerden olabilir.

Bir bireyin yaşamında ilk sosyal ilişkiler aile ile kurulmaktadır. Çoğunlukla çocuğun ilk arkadaşı anne, baba ve varsa diğer kardeşlerdir. Yürümeyi öğrendikten ve konuşmaya başladıktan sonra çocuk ailenin dışındaki kişilerle de etkileşim kurmaya başlar. Okul öncesi eğitimle arkadaşlık ilişkileri iyiden iyiye gelişse de bu dönemde de hala çocuğun ilgi odağı ailesidir.

İlk okul dönemi ve özellikle ergenlik çağı arkadaşlık ilişkilerinin gelişim kazandığı dönemdir. Ergenlik öncesi çocuk için aile hala karar alma, sorunları ve duyguları paylaşma noktasında önceliklidir. Ergenlikte ise genç aileden daha çok arkadaşlarla iletişim ve etkileşim halindedir. Özellikle aile ilişkileri zayıf olan gençlerde aile gençle ilgili konularda en son haberdar olan etkileşim grubu haline gelebilir.

Yaşamın her döneminde arkadaş dünyayı keşfetme, tanıma ve deneyimleme noktasında önemli bir kaynaktır. Ancak ergenlik çağı bu dönemlerin en önemlisidir. Ergenlik bireyin geleceğini inşa ettiği, kariyerine yön verdiği, mesleğini, eğitim alanını belirlediği önemli bir dönemdir.

Genç seçeceği doğru arkadaşlıklarla kişisel, akademik ve sosyal gelişimine olumlu yön verebilir. Ancak bu hassas dönemde yanlış arkadaş seçimi bireyin büyük ve telafisi zor olan zararlar görmesine de neden olabilir.

Arkadaş Seçimi Neden Önemli?

Çocuk için ilk rol model anne ve/veya babadır. Anne ve babanın çocuğun bakımında bir sebeple yeterli rolü üstlenemediği durumlarda ise çocuğun ilk modeli temel bakım verendir. Çocuk aileden dışarıya çıkıp gerçek dünyaya adım attığında ise rol modelleri farklılaşmaktadır. Hala ailenin önemli bir rol değeri olsa da artık çocuk yeni rolleri gözlemlemeye ve örnek almaya başlayacaktır. Bu roller geniş aile bireyleri, aile dostları, öğretmenler ve çocuğun arkadaşlarıdır.

Çoğunlukla çocuklarımızın doğru davranışları model almasını arzu ederiz ve onun yanında konuşmamızdan, hareketlerimize her şeyimizi ölçüp biçeriz. Çocuklarımızın da bir ayna gibi bizim davranışlarımızı, söz ve mimiklerimizi taklit ettiğini ve tekrarladığını görürüz. Ancak çocuğun sosyal ağı genişledikçe iletişimde bulunduğu roller artar. Çocuğun okulda ve sosyal çevre içerisinde geçirdiği zaman artıkça bizimde denetimimiz azalır.

Çocuk henüz yürümeyi öğrenmediği, anne kucağında olduğu dönemlerde dahi başkalarının sesini, mimiklerini taklit etmeye çalışır. Çocuk konuşmaya başladığında diğerlerinin kelimelerini kullanır. Taklit etmekten ve tekrar etmekten keyif alır. Bu davranışlar çocuk büyüdükçe farkında olmaksızın devam eder. Çocuk sıklıkla etkileşim kurduğu ve birlikte olmaktan keyif aldığı kişiler gibi davranmaya, konuşmaya başlar.

Çocuğun ilgi alanları, beğenileri de etkileşimde olduğu çevresine göre şekillenir. Geleceğe yönelik hayalleri, planları ve beklentileri de yine arkadaşlarından etkilenecektir. Dolayısıyla birey arkadaş seçiminde nelere dikkat etmesi gerektiğini çocukluktan itibaren öğrenmelidir. Çocuğun doğru seçimler yapabilmesi için ailenin çocukluktan itibaren çocuğun arkadaşlık ilişkileriyle alakadar olması önemlidir. Aile çocuğun arkadaşlarını tanımalı, onlarla vakit geçirmeli ve iletişimde olmalıdır.

Çocuğun arkadaş seçimi yargılanmamalı, çocuğun seçimlerine saygı duyulmalı, yanlışları görmesi için çocuğa fırsat tanınmalıdır. Burada çocuk kısıtlanmamalı ancak görebileceği olası risklerle ilgili çocuğa bilgi verilmelidir. Çocuk ailesine güvenmeli, aileden korkmamalı ve ailesinin her zaman en yakın arkadaşı konumunda olacağını bilmelidir.

Çocuğun Arkadaş Seçimi ve Ailenin Yaklaşımı

Çocuğunuzu iyi tanıyor ve onunla yeterli vakit geçiriyor, sağlıklı iletişim kuruyorsanız arkadaşlık ilişkilerinde de seçimlerine güvenebilirsiniz. Sıcak aile ilişkileri olan, ailesi tarafından sevilen, desteklenen ve karşılıklı güven duyulan çocuklarda aile referanstır. Çocuk kurduğu arkadaşlık ilişkilerinde ailesiyle benzer güven ve sıcaklığı bulamadığında bağ kurmayacaktır.  Ancak yine de çocuğu arkadaş seçimi noktasında iyi gözlemlemek gerekmektedir.

Arkadaşlıklar gerçek hayatta kurulmuş olabileceği gibi çevrimiçi ortamlarda, sanal olarak da gelişebilir. Ergenlik öncesi sanal dünyada kurulacak olumsuz arkadaşlıklar istismara açık olabilmektedir. Aynı şekilde ergenlikte de kurulacak sanal arkadaşlıklar bireyin fiziksel, duygusal ve bilişsel olarak olumsuz etkilenmesine neden olabilmektedir. Sigara, alkol madde kullanımı gibi zararlı alışkanlıklar çoğunlukla arkadaş özendirmesi ile başlamaktadır.

Ailesiyle yeterli iletişimi ve ilişkisi olmayan çocuklarda cinsellik gibi önemli konularda da arkadaşlar bilgi ve tecrübe edinme noktasında olumsuz kaynak oluşturabilmektedir. Sağlıklı Bir Birey Yetiştirebilmek İçin Aile İçi İletişim Nasıl Olmalı? Yazımızdan da faydalanabilirsiniz.

Arkadaş Seçimi Okul Başarısını Nasıl Etkiliyor?

Başarı yolunda arkadaşın önemi oldukça büyük. Okul yılları çocuğun ve gencin vaktinin büyük çoğunluğunu aileden uzak arkadaşlarla geçirdiği dönemdir. Bu dönemde çocuk akademik eğitim almanın yanında dünyayı ve kendini keşfeder. Bu keşif sırasında çocuğa yardımcı olan ailede öğrendikleri ve deneyimledikleri duygular, normlar ve değerlerdir.

Çocuk okul çağında bir akran grubuna dahil olur. Akranlarıyla sosyalleşir, onlarla duygu, düşünce ve değerlerini paylaşır. Bir gruba dahil olabilmek ve grupta kalabilmek için uyum gösterir. Ancak uyum dışında sevilmek, kabul edilmek için bireyselliğini de ortaya koymalıdır. Çocuk akran grubu içerisinde ilgi çeken, sevilen, aranan biri olmak ister. Bu istek zayıf ve çarpık aile ilişkileri olan çocuklarda daha yüksek olacaktır.

Olumlu Aile İlişkileri Olan Çocukların Arkadaş Seçimi Daha Sağlıklı Oluyor

Aile ile yeterli ilişkileri olan, ailede duygusal ihtiyaçları karşılanan çocuklar için arkadaşlıklar daha farkındalıklıdır. Arkadaş seçimi çocuğun ihtiyaç ve beklentilerine göre şekillenecektir. Ailesiyle yeterli ilişkisi olan çocuk için arkadaş öğrenmeyi, başarıyı destekleyen ve keyifli vakit geçirilen akranlardan oluşacaktır. Dolayısıyla çocuk kendi başarısıyla eşdeğer başarıda, kültürel ve yaşantısal açıdan benzerlik taşıyan kişilerle arkadaşlık geliştirecektir.

Ailesiyle yakın olan çocuk ortak değerlere sahip kişilerle arkadaş olmaktan daha büyük keyif alır. Çünkü ailesinin taşıdığı değerleri o da olumlu yönde benimser ve sürdürmek ister. Aynı zamanda çocuk arkadaşlarını ailesiyle tanıştırmak ister.

Ailesiyle iyi ilişkiler içerisinde olan çocuk için değer verdiği ailesi ile değer verdiği arkadaşının birbirini tanıması ve sevmesi önemlidir. Burada çocuk ve genç arkadaşını ailesinin onayına, aileyi de arkadaşının onayına sunmaktadır. Ancak olumlu aile ilişkilerinde ailenin beğenisi arkadaşın beğenisinden daha değerlidir. Dolayısıyla çocuk ailesinin de memnuniyet duyacağı kişilerle arkadaşlık kurma eğiliminde olacaktır.

Başarıyı önemseyen, okumayı seven, saygılı, empatik, merhametli ve benzeri olumlu özelliklere sahip kişilerle arkadaşlık geliştirir. Dolayısıyla çocuk çevresini şekillendirirken kendine benzer ve kendini ileriye taşıyabilecek nitelikteki kişilerle arkadaşlık kurar.

Doğru arkadaş seçimi bireye sağlıklı rol modeller sunacaktır. Çocuk arkadaşlık ilişkisi aracılığıyla başarma ve başarıyı sürdürmeye daha büyük istek duyacaktır. Paylaşımları öğrenme ve öğretme noktasında olacak, beraber ders çalışmak, araştırma yapmak, proje hazırlamak keyifli hale gelecektir. Arkadaşına ve arkadaşının ailesine karşı sorumluluk duyan genç iyi bir arkadaş olmak için çabalayacaktır.

Olumlu arkadaşlar birbirlerini pozitif yönde destekleyecek, yanlışlarında birbirlerini uyaracaktır. Zaman yönetimi, doğru hedef belirleme, motivasyon, dikkati odaklama gibi başarıyı desteklen konularda arkadaşlar birbirlerini destekleyecektir.

Olumsuz Aile İlişkileri Olan Çocukların Arkadaş Seçimi Riskli Sonuçlara Neden Olabiliyor

Tam tersi bir arkadaşlık ilişkisinde ise çocuk arkadaş seçiminde ailede bulamadığı ilgi ve sevgi ihtiyacını karşılamak ister. Burada önemli olan arkadaşın başarısı, kültürü, değer ve normlarından ziyade çocuğa vereceği ilgi ve sevgidir. Çocuk bir gruba aidiyet sağlamak için riskli davranışlara yönelebilir, olumsuz deneyim ve alışkanlıklar edinebilir.

Burada çocuk arkadaşlık ilişkileriyle hem duygusal boşluğu kapatmaya çalışır hem de bir anlamda aileyi cezalandırır. Ailenin yeterli ilgisini çekemeyen çocuk davranışlarını daha ileriye taşıyabileceği gibi tamamen içine de kapanabilir.

Olumsuz bir arkadaş seçimi çocuğun okul başarısını düşürecek veya başarıya olumlu yönde katkı sağlamayacaktır. Olumsuz arkadaşlıklar çoğunlukla dikkat dağıtıcı, hedeften uzaklaştıran ya da yanlış hedeflere yönlendiren arkadaşlar olmaktadır. Olumsuz arkadaşlıklar bireyin zamanı verimsiz kullanmasına, geleceğe yönelik düşük beklentiler geliştirilmesine neden olabilmektedir. Dersi asma, dersi dinlememe, dersi sabote etme, düzeni bozma gibi olumsuz davranışlarla kötü örnek oluşturabilmektedir.

Arkadaş seçimi aile içerisinde öğrenilmekte ve nasıl bir arkadaşa ihtiyaç duyulacağı ailenin ilgi, alaka ve sevgisine göre şekillenmektedir. Aile çocuk ve gencin arkadaş seçiminde kendi arkadaşlık ilişkileriyle olumlu model oluşturmalıdır. Çocuğun yanlış seçimler yapabileceği göz ardı edilmemeli, hatalı seçimlerde cezalandırmak yerine yanlışı görmesine destek olunmalıdır. Sosyal Beceri Eksikliği Akademik Başarıyı Olumsuz Etkiliyor, Aile İçi İletişim Eksikliği Nedenleri yazılarımızı da okuyabilirsiniz.

Read More

Motivasyon bir hedefe ulaşmak için kişinin harekete geçmesini, negatif koşullara rağmen devam etmesini sağlayan güçtür. Bu güç içsel yani duygusal, bilişsel, biyolojik kaynaklarla olabileceği gibi dışsal yani sosyal kaynaklarla da oluşabilir. Burada da karşımıza motivasyonu doğrudan etkileyen beklentiler çıkmaktadır. Beklentilerde yine motivasyon gibi içsel ya da dışsal faktörlere göre değişiklik gösterebilir.

Bireyin motivasyonunu doğrudan etkileyen beklenti etkisi yani diğer adıyla Pygmalion etkisidir. Yazımızın devamında pygmalion etkisi nedir? Pygmalion etkisinin motivasyonla ilişkisi nedir? Pygmalion etkisini motivasyonu olumlu yönde etkileyecek şekilde nasıl kullanabiliriz? Detaylarıyla bahsediyor olacağız.

Pygmalion Etkisi (Beklenti Etkisi) Nedir?

Pygmalion etkisi sosyolog Robert King Merton tarafından öne sürülen “kendini gerçekleştiren kehanet” teorisine dayanır. Pygmalion etkisine göre bir nesneye, kavrama, insana olan beklentiler ve tutumlar, algıya dönüştüğü zaman kesinlikle gerçekleşir. Tam tersi kendini gerçekleştiremeyen kehanet ise kişinin algısı ve tutumunu kontrol edebilmesiyle alakalıdır. Bu teoriye göre diğer insanlara yönelik beklentilerimizle onların davranışlarını etkileyebiliriz.

Dolayısıyla pozitif beklentiler performansı pozitif yönde etkilerken, negatif beklentiler performansı negatif yönde etkilemektedir. Bu durumda öğretmenin öğrenciden, ailenin çocuğundan, yöneticinin çalışanından beklentisi neyse gerçekleşecek olan performansta benzer olmaktadır. Yüksek beklentiler bireyin performansında yükselişe neden olmaktadır. Kişi beklentinin aynısını karşılayamasa dahi yapabileceğinin en iyisini yapmaya güdülenmektedir. Olumsuz beklentilerde ise kişinin motivasyonu düştüğü için kişi yapabileceğinden daha azını yapmaktadır.

Diğerleriyle ilgili beklentilerimiz ya da diğerlerinin bizimle ilgili beklentileri dışsal motivasyon etkisi oluşturmaktadır. Ancak bir de bizim kendimizle ilgili beklentilerimiz var. Bu beklentiler özgüvenimiz, potansiyelimiz, kapasitemiz ve koşullarımızla doğrudan ilgilidir. Tıpkı dışsal motivasyonda olduğu gibi kendimizle ilgili beklentilerimizde yüksekse daha yüksek performans, düşükse daha düşük performans sergileriz. Buna da içsel motivasyon denilmektedir.

Bir performansın gerçekleşmesinde en etkili ve uzun süreli olan içsel performanstır. Bu nedenle bireyin başarılı olabilmesi için mutlaka içsel motivasyona dolayısıyla yüksek olumlu beklentiye ihtiyacı olacaktır. Farkında olmasak da başarımız ve başarısızlığımız kendimiz ve gelecekle ilgili beklentilerimiz, hayal ve isteklerimizle ilişkilidir.

Pek çok kişisel gelişim uzmanı, yaşam koçları geleceğe yönelik olumlu hayaller kurdurur. Hatta hayal panosu, kariyer panosu, vision board ve benzeri şekillerde duymuş olabileceğiniz beklenti panoları hazırlatırlar. Pek çok kurumsal şirket yeni bir seneye başlamadan önce çalışanlarına bu tarz çalışmalar yaparak yeni yıla daha olumlu beklentilerle başlamayı hedefler. Aynı şey öğrenciler için de geçerlidir.

Beklentiler sadece öğrencilik ve kariyer hayatıyla da sınırlı tutulmamalıdır. İlişkilerimiz, ebeveynlik rollerimiz, ailemiz, sahip olmak istediğimiz maddi şeyler, kişisel gelişim alanlarımızla da ilgili olabilir.

Pygmalion Etkisi Olumsuz Yerine Olumluya Odaklanmamızı Öneriyor

Pygmalion etkisi bize başarıyı destekleyecek bir motivasyon için neyin kötü olabileceğini değil de neyin daha iyi olabileceğini düşünmemizi öneriyor. “Ne ekersen onu biçersin” atasözümüzde olduğu gibi iyi düşünün iyi olsun mesajı bu teoride öne çıkarılıyor. Tabi bunun olumsuz kullanımları da oldukça fazla. Kötü şeyler düşünmek ve olumsuz beklentilere girmenin sonucu daha olumsuz oluyor.

“Bir şeyi 40 kere söylersen gerçek olur.”, “Birine 40 kez deli dersen deli olur.”, “Aklıma gelen başıma geldi.” “Zaten ben de şans olsa kadın/erkek doğardım.”, “Böylesi de hep beni bulur.”, “sakınan göze çöp batar” Gibi. Örneklerde de gördüğümüz gibi olumsuz yüklemeler içeren beklentilere pygmalion etkisinin tam tersi Golem etkisi deniyor.

Pygmalion Etkisinin (Beklenti Etkisi) Motivasyon ile İlişkisi Nedir?

Doğada hiçbir nesne bir sebep olmadan kendi hareketsiz durumundan hareketli duruma geçemez. İnsanın eyleme geçme durumu da aynıdır ve hareket edebilmesi, davranışta bulunması için, doğa yasası gereği, birtakım sebepleri olmalıdır.

Bu noktada motivasyon karşımıza çıkmaktadır.  Bireylerin belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere kendi arzu ve istekleri ile harekete geçmeleri, eylemde bulunmaları gerekir. Öğrenciler için bu, akademik hayattaki eylemlerinin türünü, şiddetini, kararlılığını ve amaçlarına ulaşmadaki hızı belirleyen en önemli güçtür. Ancak bu gücün yönünü belirleyen çoğunlukla kendileri, öğrenmeye yönelik kaynakları ve öğrenmenin sonunda elde etmek istedikleriyle ilgilidir. Yani motivasyonu belirleyen kişinin beklentileridir. Bu beklentiler ne denli olumlu ise motivasyon o kadar yüksek olacaktır.

Yeterince motive olmamış bir öğrencinin derse konsantre olması, ders tekrarı için zaman ayırması ya da öğrenmek için arzu duyması beklenmemelidir. Yapılan araştırmalar, motivasyonla başarı arasında pozitif yönlü güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Motivasyonu yüksek öğrencilerin öğrenme içeriğine, öğrenme ortamına, öğretene ve öğrenmeye yönelik algısı ve ilgisi pozitiftir.

Motivasyonu yüksek olanlar güçlüklerle karşılaşıldığında çalışma istikrarını ve öğrenme azmini daha uzun süre sürdürebilmektedirler. Tüm bunlar da bize beklenti etkisinin önemini gösteriyor. Motivasyon ve Pygmalion etkisi arasındaki ilişkiyi açıklamak için birkaç deneysel çalışma örneğinden bahsedelim.

Plasebo Etkisi Olumlu Beklentiyi Geliştiriyor ve Olumlu İçsel Motivasyon Sağlıyor

Plasebo etkisi pygmalion etkisi ile benzer bir etkidir. Plasebo, ağız, burun veya enjeksiyon yoluyla vücuda geçen bir ilaçtır. Kimi zaman cerrahi operasyonlarla da plasebo etkisi yaratılabilir. Aslında plasebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik hiçbir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın işe yarayacak ilaç olduğunu düşünmesinden alır.

Plasebo, tıbbın bilimsel olarak açıklayamadığı bir şekilde insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücüne yöneliktir. Plasebo etkisi olan ilaç veya işlemler kişinin hastalıktan kurtulacağına yönelik inanç geliştirmesini, moralini yükseltmesini sağlamaktadır. Yani içsel motivasyon plasebo etkisi ile yükselmektedir.

Rosenthal Etkisi Deneyi Hem İçsel hem de Dışsal Motivasyon İçin Güzel Bir Örnek Sunuyor

Pygmalion etkisini görebileceğimiz bir başka deney de California ilköğretim okulundaki öğrencilere yapılıyor. Deneyde öğrencilerin hepsine IQ testi yapılıyor. Öğrencilerin test sonuçları sadece uygulayıcılar tarafından biliniyor ve rast gele bir grup öğrenci seçiliyor. Öğretmenlere bu öğrencilerin çok yüksek puan aldığı ancak sonuçların öğrencilerle paylaşılmaması gerektiği söyleniyor.

Bu öğrencilerin başarı potansiyelinin çok yüksek olduğu ve doğru eğitimi alırlarsa çok iyi yerlere gelebilecekleri öğretmenlere söyleniyor. Gerçekte ise bu öğrenciler ortalama başarı düzeyine sahip öğrenciler ve öğrencilerin bu deneyden haberleri de yok.

Yapılan testin üzerinden bir yıl geçtikten sonra IQ testi yeniden uygulanıyor. Öğretmenlere başarılı olarak verilen ortalama düzeydeki öğrencilerin bu kez ortalamanın çok üzerinde bir sonuç çıkardıkları görülüyor.

Deneyin sahibi Robert Rosenthal neden daha yüksek bir sonuç çıkardığını 4 faktöre bağlı olarak açıklıyor.

  1. Öğretmen öğretmeye açık olduğunu bildiği öğrencilere sözel ve davranışsal olarak daha sıcak bir öğrenme ortamı sağlıyor.
  2. Öğretmen öğrenme potansiyeli yüksek olan öğrencilere daha fazla bilgi ve materyal sunuyor.
  3. Öğrencilere söz alması, tahtaya kalkması için pasif öğrencilere oranla daha fazla fırsat sunuluyor.
  4. Öğretmenler başarı beklentisi olan öğrencilerin yanlışları üzerine daha yapıcı şekilde eğiliyor ve doğrusunu anlatıyor. Öğretmen başarı potansiyeli olmayan öğrencilere ise doğrusunu tekrar anlatma gereği duymuyor.

Aynı örneği iş hayatında ve hatta aile içerisinde de görmek mümkün. Yöneticiniz sizin bir davranışınız, fikriniz ya da çalışmanızda başarılı olma potansiyelini keşfederse size yaklaşımı değişiyor. Fikirleriniz daha çok önemsenirken hatalarınız da daha fazla tölere edilebiliyor.

Üstesinden gelebileceğiniz düşüncesi ile size daha fazla iş üretme fırsatı tanınıyor. Geribildirimleriniz daha pozitif oluyor ve toplantılarda da size daha çok söz hakkı sunuluyor.  Böyle bir ortamda da dışsal motivasyon olumlu olduğu için kişinin içsel motivasyonu da olumlu yönde gelişiyor.

Pygmalion Etsini’nin Tersi ise Golem Etkisi Olarak Biliniyor

Pygmalion Etkisi‘nın tam tersine ise literatürde Golem etkisi deniyor. Bu durumda da negatif bir geri bildirim döngüsü oluşturularak, potansiyeline ve yeteneğine inanılmayan kişilere kendilerinin geliştirme konusunda daha az fırsat sunulur ve bu nedenle daha az gelişirler. Örnek olarak bir öğretmenin düşük beklenti içerisinde olduğu öğrenci ile daha az iletişim kurması gösterilebilir.

Pygmalion etkisinde olumlu beklentileri olan bir kişi çoşkulu ve sabırlıdır. Açık iletişime sahiptir. Kişi daima hayallerini gerçekleştirmek için yüksek beklenti içerisindedir. Başkalarının düşüncelerine önem verir, empati kurar. Özgüveni yüksektir. Bu kişi bir yöneticiyse çalışanlarının, öğretmense öğrencilerin başarasını destekler ve ödüllendirir.

Golem etkisinde olan yani olumsuz beklentilere sahip bir kişide ise motivasyon düşüktür. Yani her anlamda pygmalion etkisindeki bir bireyin sahip olduğu özelliklerin tersine sahip olacaktır. Beklentisi düşük olduğu için isteneni veremez ve başarıyı görmezden gelir. Sabırsız ve anlayışsız olabilir. Empatiden yana zayıftır ve başkalarının duygularına karşı ilgisizdir. Başkalarının düşüncelerine de kulak asmaz, iletişim yönünden eksiktir.

Böyle bir iletişime maruz kalan kişinin de motivasyonu olumsuz yönde etkilenmektedir. Dolayısıyla beklentisi düşük ve olumsuz yönde olan bir kişinin etkileşimde olduğu diğer kişiler de olumsuz yönde etkilenecektir. Dersi şevkle anlatmayan, öğrencisine geribildirim vermeyen, ilgi göstermeyen bir öğretmenin dersine öğrencinin duyduğu ilgi ve beklenti düşecektir. Aynı şey iş hayatı için de geçerlidir.

Ailede de çocuğunun başarısız olacağına, yetersiz olduğuna inanan ebeveynlerin olumsuz beklentisi çocuğa yansıyacaktır. Ailesinin sözlerinden, jest, mimik ve beden dilinden olumsuz beklentiyi alan çocuğun içsel motivasyonu da düşecektir.

Yapılan meta-analiz çalışmasına göre Golem etkisinin, Pygmalion etkisinden çok daha etkili olduğu görülmüştür. Yani kişilere karşı olumsuz beklentilere girmemiz karşı tarafı daha fazla etkisi altına almaktadır. “Yuvayı dişi kuş yapar.”, “müşteri daima haklıdır.”, “Büyüklerin sözü kesilmez.” Ve daha pek çok sosyal norm ve beklentiler de beklenti yasası kapsamındadır. Kişinin motivasyonu bu genel yargılara göre şekillenmekte ve davranışa dökülmektedir.

Peki Olumlu Motivasyon Geliştirmek için Pygmalion Etkisinden Nasıl Faydalanabiliriz?

Pygmalion etkisine göre başarılı olmak için sadece performans göstermek yeterli olmuyor. Aynı zamanda başarılı olmak için başaracağına yönelik de inanç geliştirmek gerekiyor. Bu inanç kişinin içsel inancı kadar dışsal kaynakların beklenti ve inançlarıyla da şekilleniyor. Dolayısıyla bu görüşe göre bir kişinin başarılı olacağına yönelik kişinin bizzat iletişimde olduğu diğer kişilerinde inanç geliştirmesi gerekiyor.

Bu da bize öğrencinin başarılı olabilmesi için öğretmenin başaracağına yönelik inanç duymasını ve her öğrenciye başarı adayı olarak bakmasını gerektiriyor. Aynı şekilde ailelerinde çocuklarının potansiyeline güvenmesi ve başaracağına inanması gerekiyor. Ancak başarıya yönelik inanç geliştirmek ile gerçekdışı beklentilere girmek birbiriyle karıştırılmamalı.

Gerçekdışı beklentiler öğrencinin potansiyelinin çok üzerinde bir performans göstermesini beklemektir. Başarıya yönelik inanç ise kişinin mevcut potansiyeline göre gerçekleştirebileceği en iyi performansı gerçekleştireceğine yönelik inançtır.

Olumlu motivasyon geliştirebilmek için olumlu beklentiler kadar olumsuzluklarla da yapıcı şekilde mücadele etmek öğrenilmelidir. Dolayısıyla başarısızlığa da olumlu yönden bakılmaya başlanmalı, “bu başarısızlıktan nasıl bir ders çıkarabilirim?” diye düşünülmelidir. Böylece kişi başarısızlıklarında kırıklığa uğramak yerine gelişim alanlarını ve eksiklerini tespit ederek kişisel ve mesleki gelişimine katkıda bulunabilir.

Motivasyon ile ilgili diğer yazılarımıza da bakabilirsiniz; Motivasyon Eksikliği Nedenleri , Sınava Hazırlanırken Motivasyon Artırma Teknikleri: Aileler Ne Yapabilir? , İş Hayatı için Motivasyon Arttırma Yöntemleri . Tüm yazılarımız için Aba Psikoloji Blog alanımıza bakabilir, Aba Psikoloji YouTube videolarımızı izleyebilirsiniz.

 

 

Read More

Sosyal medya kullanımı, 21. yüzyılın iletişim şekli oldu. Özellikle 2020’de hayatımıza giren pandemi koşulları ile tüm dünyada sosyal medya kullanım sıklığı arttı. Günümüzde her yaştan birey veya kurum kendi hesaplarını oluşturmakta ve aktif şekilde sosyal medyayı kullanmaktadır. Sosyal Medya tanımı yapıldığında kullanıcıların kendi ürettiği içeriği yayınladığı ve paylaştığı online platformdur.

İletişime geçmenin yanı sıra, kendini ifade etme, reklam verme, ikna ve etkileme aracı olarak da kullanılmaktadır. BTK’nın açıkladığı en sık kullanılan sosyal medya ağları yaş gruplarına göre farklılık göstermektedir. Sosyal medya kullanım yaşı 13 yaş ve üzeridir. Uzmanlar önermiyor olsa da pek çok aile daha küçük yaş gruplarına da hesap oluşturabilmektedir.

Sosyal medya internetin ve hesaplara erişilebilecek teknolojik cihazın bulunduğu her ortamda kullanılabilmektedir. Dolayısıyla çocuk ve gençler için sosyal medya kullanımının takip edilmesi, bilinçli kullanım hakkında bilgilendirmeler yapılması gerekmektedir. Gençler için sosyal medya hesaplarının nasıl, ne sıklıkta ve hangi amaçla kullanıldığı gencin kendisi ve ailesi tarafından takip edilmelidir.

Sosyal Medya Kullanımı Gençler İçin Faydalı mı Zararlı mı?

Özellikle ergenlik yıllarını içine alan 12-21 yaş grubu için sosyal medya kullanımı farklı değişkenler göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Bu yaş grubu 21. Yüzyılda dünyaya gelmiş dolayısıyla teknolojinin içerisine doğmuş bireylerden oluşmaktadır. Dolayısıyla bu yaş grubu için teknolojinin, internetin ve sosyal medyanın kullanımı diğer kuşaklardan çok daha farklıdır.

Onlar için sosyal medya, teknolojik ürünler ve internet; bilgiye erişme, bilgiyi kullanma, bilgiyi yayma araçlarıdır. Bunun yanı sıra sosyal medya sosyalleşme, kişilik geliştirme, kendini ve diğerlerini kıyaslama ve değerlendirme alanıdır. Ergenliğin getirdiği fiziksel, zihinsel, duygusal değişiklikler nedeniyle gençler için ergenlik kendileriyle fazlaca meşgul oldukları dönemdir. Bu dönemde aileyle paylaşımlar azalırken akranlarla paylaşım sıklığı ve geçirilen zaman artmaktadır.

Bu zamanın önemli bir bölümü de sosyal medya ve internet üzerinde geçirilmektedir. Dolayısıyla özellikle duygusal ihtiyaçlar noktasında gençler burada incinmeye veya incitmeye açık durumdadır. Dijital zorbalık çağımızın önemli bir sorunu haline gelmektedir. Bugün pek çok aile sosyal medyanın olumsuz etkilerinden koruyabilmek adına çocuklarına kullanım kısıtlamaları getirmektedir. Ancak sosyal medyanın günümüz koşullarında kısıtlanması veya yasaklanması yapıcı ve yararlı bir çözüm değildir.

Kısıtlamak yerine nasıl daha sağlıklı, verimli ve bilinçli kullanılabileceği bireylere öğretilmelidir. Sosyal medya kullanımının avantaj ve dezavantajlarını ayrı ayrı ele alalım.

Sosyal Medya Kullanımının Gençler İçin Faydası

Sosyal medya kullanımı zararlarından bahsetmeden önce bilinçli kullanıldığında gençlere hangi faydaları sağladığından bahsedelim. Özellikle pandemiyle beraber sosyal medya kullanımı gençlerin sosyal ilişkilerini devam ettirebilmesi için önemli hale geldi. Yüz yüze grup olarak görüntülü görüşme yapılabilecek platformlarda öğrenciler ders çalışabiliyor, bilgilerini ve fikirlerini paylaşabiliyor. Akademisyenlerin, eğitmenlerin sosyal medyada paylaştığı canlı yayınlara erişilebiliyorlar.

Gençler sadece kendi ortamlarından insanlarla değil dünya çapında da farklı insanlarla etkileşim kurabiliyor. Böylece hem yabancı dil kullanımlarını geliştiriyor hem de farklı kültürleri tanıyabiliyorlar. Çekingen mizaca sahip, dolayısıyla iletişim başlatmakta zorlanan bireyler sosyal medyada daha sosyal ve girişken olabiliyor.

Gençler oluşturdukları blog, youtube veya instagram sayfaları aracılığıyla yetkinlik alanlarına yönelik içerik üretebiliyorlar. Verimli içerik sunabilmek için daha çok araştırıyor, bilgilerini geliştiriyorlar. Böylece bilgilerini tazeleme, geliştirme ve paylaşma imkanına sahip oluyorlar. Ayrıca ilgi ve ihtiyaç alanlarına göre başkalarının profesyonel içeriklerini takip ederek bilgi edinebiliyorlar. Model aldıkları kişilerin sosyal medya kullanımlarını örnek alarak benzer ilgi alanlarına ve çalışmalara yönelebiliyorlar.

Sosyal medya aynı zamanda pek çok genç için dünyadan haberdar olma kaynağı. Yani dijital ortamda gençler güncel olayları, ekonomiyi, siyaseti, bilimi ve teknolojiyi dünyayla aynı anda takip edebiliyorlar.

Sosyal Medya Kullanımının Gençler İçin Zararları

Sosyal medya mecraları birbirini tanıyan insanlar kadar tanımayan insanların da etkileşimde olduğu bir ortamdır. Burada bireyler gerçek kişilere ait gerçek hesaplarla iletişim kurmaktadır. Ancak sosyal medyada kimi zaman gerçek dışı kimliklerle çevrimiçi olan bireylerle karşılaşılabilmektedir. Gerçek biriyle iletişimde olduğunu düşünen genç için bunun doğru olmadığı anlaşıldığında ciddi bir yıkım gerçekleşebilmektedir.

Aynı zamanda gençler sahte hesaplarla etkileşime girdiklerinde fiziksel, duygusal ve maddi olarak da tehdit altında olabilmektedir.

Nefret, Hakaret, Tehdit Söylemleri ve Siber Zorbalık

Sosyal medya kullanımı sırasında fiziksel paylaşımın olmayışı bireylerin birbirlerine karşı daha olumsuz söylem, tavır ve tutum sergilemesine neden olabilmektedir. Bireyler gerçek hayatta başkalarına söyleyemeyeceği veya yapamayacağı şeyleri sosyal medya hesaplarından güç alarak yapabilmektedir. Olumsuz, hakaret, küfür, tehdit ya da taciz içeren yorumlar, mesajlar gibi. Bu davranışları sergileyen bireyler karşı tarafın biricikliğine zarar verdiği gibi kendi geleceklerine yönelikte kötü bir itibar geliştirmektedir.

İnternette paylaşılan her bir içeriğin izi kalmakta ve bu izler ileride hoşnut olmayacağımız kanıtlar olarak karşımıza çıkabilmektedir. Dolayısıyla yapılan her türlü içerik paylaşımı gelecek on yıllarda bize zararı olacak mı değerlendirilerek paylaşılmalıdır.

Nefret ve saldırganlık içeren söylem ve davranışlara maruz kalan gençler de sosyal medyadan olumsuz etkilenmektedir. Gençler burada tanıştıkları yabancıların gerçek hayatta da böyle olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla gençler tanınmayan kişilerin tehlikeli ve zorba olduğunu düşünebilmektedir. Bu da gençlerin sosyal ilişkilerini ve sosyal iletişim girişimlerini olumsuz etkilemektedir.

Bir diğer olumsuzluk ise siber zorbalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Nefret, tehdit, hakaret söylemleri de siber zorbalığa girmektedir. Yanı sıra bireylerin özel hayatlarına yönelik görsel, video ve yazışmaların izinsiz paylaşılması da siber zorbalıktır.

Akranlarının Çevrimiçi Hayatlarına Bakarak Kendi Benlik ve Hayatlarını Olumsuz Değerlendiriyorlar

Önemli bir olumsuz etki de gençlerin birbirleriyle sosyal medya performansını kıyaslıyor olmalarıdır. Gençler paylaştıkları içeriklere gelen beğeni ve yorumlarla kendilerini değerli ya da değersiz olarak nitelendirebilmektedir. Beğeni, yorum, takipçi sayısı ve paylaşım sıklığı gençler için önemli olmaktadır.

Gençler birbirlerinin hayatlarına bakarak kendilerini ve yaşantılarını değersiz görmektedir. Paylaşacak ilgi çekici, beğenilebilir içerik bulamayan gençler kırıklığa uğramaktadır. Tanımadıkları akranlarının sosyal medyada sürekli mutlu olduğunu gören gençler kendi hayatlarını renksiz bulmaktadır. Bu da kişinin hayatını, koşullarını ve ilişkilerini gözden geçirmesine neden olmaktadır.

Sosyal Medya Gençleri Kontrolsüz ve İhtiyaç Dışı Tüketime Motive Ediyor

Sosyal medyanın bir diğer olumsuz etkisi ise kontrolsüz ve ihtiyaç dışı tüketime sevk etmesidir. Gençler akranlarının kullandığı ürünleri, markaları bir gruba ait olmak ya da beğeni kazanmak arzusu ile satın alabilmektedir. Kimi ürünlerin maddi yükü gençlerin arzularına ulaşamamasına ve kırıklık yaşamasına neden olabilmektedir. Sosyal medyada yapılan ürün tanıtımları, reklamlar ve dikkat çekici sloganlarla yapılan kampanyalar gençleri etkilemektedir.

Tüketim çılgınlığı bireylerin kişiliklerinden ziyade kendilerini kullandıkları ürün ya da markalarla ifade etmelerine neden olmaktadır.

İstenmeyen İçeriklere Maruz Kalmak Travmatik Duygu ve Düşüncelere Neden Oluyor

Sosyal medyada şiddet, zorbalık, teşhir içeren görsel ve videolar da gençleri olumsuz etkilemektedir. Doğal afetler, kazalar, terör saldırıları, siyasi paylaşımlar gençlerin psikolojik olarak olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır. Gençlerde uyku- yeme sorunları, kaygı bozukluğu, depresyon, zarar görme korkusu, gelecek kaygısı gelişebilmektedir.

Gençler maruz kaldıkları içerik ve görüntülerle insanların kötü, tehlikeli ve dünyanın yaşanmaz olduğunu düşünebilmektedir. Tehlike ve kötülükler karşısında savunmasız, aciz, güçsüz olduğunu ve kendisini savunacak bir sistemin olmadığını düşünebilmektedirler.

Sosyal Medya Kullanımı Şekli Gencin Güvenliğini Tehdit Edebiliyor

Gençler etkileşim alabilmek ve hayatlarını paylaşabilmek için kendileri ve mahremiyetleriyle ilgili çok fazla içerik paylaşabilmektedir. Bu paylaşımlar gencin farkında olmadığı kişi ve kişiler tarafından takibe alınabilmektedir. Yaşadığı, okuduğu, çalıştığı yer, gelir düzeyi, yaşam şekli, ailesi hakkında başkalarına kötüye kullanılabilecek bilgiler verebilmektedir. Takip edilme, tehdit edilme, saldırıya uğrama, gasp edilme ya da yaşam alanına saldırı gibi tehlikeli durumlar açığa çıkabilmektedir.

Gencin kendisine yönelik içerikler paylaşması başkaları tarafından görsellerinin çalınarak sahte hesapların açılmasına sebep olabilmektedir. Gencin görseli ile oluşturulan sahte hesaplar istismar, dolandırıcılık ve benzeri kötü amaçlarla kullanılabilmektedir.

Yoğun Sosyal Medya Kullanımı Sosyal Beceri Eksikliği ve Dikkat Sorunlarına Neden Olabiliyor

Aynı zamanda sosyal medya kullanımı sosyal beceri eksikliğine de neden olmaktadır. Teknoloji ve internet aracılığı ile diğerleriyle iletişime geçen birey yüz yüze iletişimde zorluk yaşayabilmektedir. Sürekli ekrana maruz kalmak dikkat dağınıklığına, fiziksel yorgunluğa neden olabilmektedir.

Yapılan araştırmalar gençlerin gün içerisinde ilk ve son baktığı şeyin telefonları olduğunu göstermektedir. Oysa özellikle akademik eğitimlerini sürdüren öğrenciler için uyku öncesi telefonla ilgilenmek gün içerisinde öğrenilen bilgilerin kalıcılığını olumsuz etkilemektedir. Uyumadan önce gün içerisinde öğrenilenlerin 10 dakika tekrar edilmesi ise öğrenmenin etkinliğini artırmaktadır.

Gençler Arasında “Fear Of Missing Out” Görülme Sıklığı Artıyor

Sosyal medyanın yol açtığı bir başka kullanım sorunu ise Fear of Missing Out sorunudur. Türkçedeki adıyla gelişmelerden haberdar olamama, sosyal paylaşımları kaçırma korkusudur.

Fomo hastalığı bireylerin sık sık sosyal medya hesaplarına girmesi, sayfayı güncellemesi, yeni bir şey var mı kontrol etmesi durumudur. Bu bireyler sosyal medya hesaplarından uzak kaldıklarında tıpkı bir bağımlılık türü gibi yoksunluk belirtileri göstermektedirler. Huysuzluk, huzursuzluk, öfke, gerginlik, dikkat dağınıklığı, odaklanma güçlüğü gibi.

Gençlerin Sosyal Medya Kullanımına Yönelik Ailelere Öneriler

Aileler internet ve teknoloji kullanımının sınırlandırılması ve denetlenmesi aşamasında zorluk yaşayabilmektedir. Özellikle eğitimin online sürdürülmesi ailelerin takip mekanizmasını zayıflatmakta ve çocuklarına kötüye kullanım noktasında bilgi verirken de yetersiz kalmalarına neden olmaktadır. Aileler denetleme noktasında kullanıma hiç izin vermeme ya da tamamen serbest bırakma olmak üzere iki uç arasında gidip gelebilmektedir. Oysa günümüz koşulları teknolojiden mahrum yaşamak için uygun değildir.

Ailelerin sosyal medya kullanımına mani olmak yerine amaçlı, sınırlandırılmış ve kontrollü kullanıma müsaade etmesi gerekmektedir. Aileleri tarafından sosyal medya ve teknoloji kullanımı takip edilen çocuklar daha az bağımlılık gösteriyor. Aynı şekilde ailelerinin gözetiminde olan çocuklar zararlı içeriklere daha az maruz kalıyor. Gençler ailelerinin denetiminin farkında olarak siber zorbalık uygulamaktan kaçınıyor ve başkalarına da zorbalık uygulamıyor.

Ailelerin çocuk ve gençleri sosyal medya kullanımı noktasında bilgilendirmesi gerekiyor. Bilgilendirme ne kadar erken yaşlarda başlarsa çocuğun alışkanlık kazanımı o kadar kolay oluyor. Çocuğunuza sosyal medyada karşılaştığı olumsuzlukları ve tehditleri sizinle paylaşabileceği yönünde güven verin.

Siber zorbalığın çocuğun geleceği için kendisine, benlik gelişimine ve karşısındakine zarar verdiğini anlatın. Sosyal medyada kullanacakları her bir bilginin, cümlenin gerçek hayatta da başkalarıyla konuşulabilir, paylaşılabilir olmasına özen göstermelerini hatırlatın.

Bugünün koşulları değerlendirildiğinde sosyal medya ve internet öğrenci, öğretmen ve ebeveynler için önemli bir araç. Bu araç verimli kullanıldığında başarıyı olumlu yönde desteklemesi kaçınılmaz. Ancak kimi durumlarda bu aracın kullanımı kontrolden çıkabiliyor ve zarar verici hale gelebiliyor. Sosyal medyanın zarar vermeye başladığı fark edildiğinde mutlaka profesyonel desteğe başvurulması gerekiyor. Aba psikoloji her yaştan bireye bu konuda profesyonel destek sunuyor.

Sosyal medya kullanımı verimliliği ve teknolojiyi daha verimli kullanabilmek için Akademik Başarı İçin Teknoloji Nasıl Daha Verimli Kullanılabilir ve Sınava Hazırlık Sürecinde İnternet ve Teknoloji Bağımlılığı ile Başa Çıkma Önerileri yazılarımızı da okuyabilirsiniz.

 

 

 

Read More